Liman – Öykü (Yaşar Kazıcı) - DERS KİTABI CEVAPLARI

Yeni Yayınlar

Eylül 09, 2018

Liman – Öykü (Yaşar Kazıcı)

Edit
 DERS KİTABI CEVAPLARINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ! 

Liman – Öykü (Yaşar Kazıcı)

hikayenin adı: Liman, Yazarı: Yaşar Kazıcı
Liman – (Öykü)
”Boşuna kürek çekmeyin, ulaşamazsınız o limana.” dedi, göğüs kıllarına değen uzun beyaz sakallarının sınırlarıyla; kirden renk değiştirmiş saçlarının sınırları birbirine karışmış adam. Sandalın ipini dahi çözmeye yeltenmemişken, bu lafta neyin nesiydi şimdi? Nereden biliyordu sandalın denize indirileceğini, çekilecek küreğin hangi limana gideceğini? Limana varılıp varılamayacağını?


Üzerilerinde ki şaşkınlığı atan genç adamlar, bir kaini andıran sözleriyle gözlerinin içine öylece konuşmadan bakan adama ”Sende kimsin? Nereden biliyorsun nereye ulaşıp nereye ulaşamayacağımızı?”

Liman – Öykü (Yaşar Kazıcı)
Liman – Öykü (Yaşar Kazıcı)

Sorulan soruya karşı yüzünü hafif bir tebessümle gerip, iç çeken bir nefes alma nöbetinin hemen ardından, iki dudağı arasında biriktirdiği kelimelerle söze girdi: ”Ben, eski sizim. Yani kıyıya, karşı limana ne yapıp ne etse bir türlü ulaşamayanlardanım. Kulaç atarak ulaşamayacağını anlayınca küreklere asılıp; boşa kürek çekenlerdenim…”

Adamın bilmece dolu sözleri, tarihin sayfalarından fırlayıp çıkmış filozofi deyişleri; gündelik dilden başka bir dil kullanmayan genç adamların beynine bir boksörün eldivenin ağırlığında yumruklar indirdi.

İlk kez birbirilerini görüyorlarmış gibi ortama hakim olan suskunluğun arasında uzun uzadıya birbirileri kesiştiler. Genç adamlardan biri tam söze girecekti ki; yaşlı adam konuşmaya kararlı girişiyle, hiçbir söz hakkı tanımadan başını getirdiği söze, kaldığı yerden ‘‘şimdi beni dinleyin’’ dercesine devam etti. İlkin gençler bu adamı meczup, esrik bir ihtiyaç sandı, ancak ilerleyen konuşmalarında, derinliklerine inen sözcükler ile bilgeliğine kanaat getirir oldular.

‘’Birinde çok kararlıydım, kendimi nereye varacağını kestirmekte güçlük çektiğim maviliklere, bir çırpıda kurban etmeyi dahi göze alacak kadar ant içmiştim limana ulaşmaya. Liman benim için; başımı yastığımla buluşturduğumda uykularımı kaçıran yaşantılardan, geceleri karısını döven ayyaşlar gibi her gece gazabına uğradığım kör kütük düşüncelerden, asgari düzeyde dahi insani ilişkilerin kalmadığı insan kümelerinden kaçışın adresiydi. Bir nevi kurtuluşun kendisiydi, öteki dünyaların cennetiydi ulaşmayı defalarca denediğim liman. Zihnimde öyle bir tasavvuru vardı ki limanın; yaşamın canlılığı karşısında benim dışımda yaşayanının olmadığı, özel olarak tutulmuş bir terzi tarafından biçilmiş üzerime tam oturan kaftan gibi; kitaplarına delice tapılan yüce bir varlık tarafından sadece benim için yaratılmış eşsiz bir gezegendi. Suyu sadece benim ağzımın değmesi için akan, havası burun deliklerimden ciğerlerime ulaşmaya özel icat edilmiş, güneşinin istediğim vakit doğup istemediğim vakit batmadığı bir yerdi.”

Yaşlı adamın kendi dünyasından tasvirini yaptığı liman, genç adamların dünyasına ulaşmıştı. Adamın duraksayıp düşünmesine, eliyle sakallarını kaşımasına karşın; az önce söze girmek isteyen genç adam, sözünü yutup yaşlı adamın devamını getirmesini beklediği hikayesine dikkat kesildi. Torunlarına masallar anlatan dedeler misali yaşlı adam kaldığı yerden sözlerine devam etti:

‘’Gençliğime güvenip, kıyıdan bir hızla başladım liman yönüne doğru kollarımı makine gibi çalıştırarak, üzerime doğru köpüren dalgaları gerimde bırakan kulaçları atmaya. Maviliklerin rengi açıldıkça, suyun temizliği kıyıya oranla arttıkça limana ulaşmaya yaklaştığım hissi yüreğimi sevinçle doldurdu. Bir an bile başladığım yolculuktan geri dönmeyi, evden uzaklaşmanın pişmanlığını aklıma bile getirmedim. Hayatım boyunca başladığım bütün işleri sonuna kadar götüren biriydim, bu işin de her nasılsa üstesinden geleceğimden emindim. Kulaç atmaktan kollarımın yorulduğunu fark edince, yolun büyük bir kısmını gelmiş olabileceğimi düşündüm. Biraz nefes alıp, hem kollarımı dinlendirmek, hem de eski dünyadan ne kadar uzaklaştığımı görebilmek için kafamı geriye çevirdiğimde; kıyıda şezlongu üzerinde güneş kremi sürülmüş cildi göz alıcı renkte parlayan ve güneş gözlüğüyle mor ve ötesi denen güneş ışınlarından korunarak uzanan insanları görünce; ayağıma kramp girsin yüzemeyip hemen buracıkta öleyim istedim. Ölebilmeyi ihtimal dahiline alan her işe kalkıştım; ancak umudun zerresine dahi inancımdan mıdır bilinmez, intihar edebilmeye cesaretim olmadı hiç. Üzerinde sörf yapılmaya müsait, boyumu aşan dalgaların artan fırtınayla kendiliğinden denize atılan bir çöp gibi sahile sürüklemesiyle; eski dünyadan kaçma arzum ve kararlılığım daha da şiddetlendi. Gecesinde planlarını yaptığım hemen ertesi günün ilk ışıklarını, güneşten önce karşıladım. Kirasını verdiğim sandalı, bir daha geri dönmeyeceğimden habersiz, akşamüzeri teslim edeceğim konusunda yalan yere sahibiyle anlaşma imzaladım. Bu benim için eski dünyada yaptığım son kötülük, kullandığım son günah işleme hakkı olsa gerekti. Zaman kaybetmeden küreklere asılmam gerektiğini söyleyip anlaşma yerinden uzaklaştım. Arkamdan zamanında sandalı getirmemi salık veren sahibine, umursamaz bir tavırla kafa sallamakla ve ağız ucuyla ‘’Pekala getireceğim!’’ demekle  yetindim.’’

Genç adamlar hikayenin çekiciliğinden mi yoksa kendilerine ait bir şey bulmuş olmalarından mıdır bilinmez, yaşlı adamın sözlerini dinlemekten bir an olsun kendini alamadılar. Yanı başlarında bulunan sandalın üzerine çıkıp o günleri anlatmayı sürdürdü yaşlı adam:

‘’Tepemde dikilen güneşin bayıltıcı sıcağına, ucu bucağı görülmeyen maviye karşın, kulaçlarda ki güçlü omuzları şimdi ise küreklerde gösterme vakti gelmişti. Adamın tek başına açılma, başına bir iş gelirse kimse haber veremez demesine aldırış etmeden, istediği vakitte döneceğim teminatını verip, saplarını avuçlarımın içine alıp denizin tuzlu suyuna sürdüğüm tahta kürekleri; sanki her gün sandal yolculuğu yapıyormuş gibi ustaca kullanmaya başladım. Kulaçlarıma oranla çektiğim küreklerin kıyıdan uzaklaştırma gücünün fazla olması; özlemi içimde cereyan eden dünyam, salladığım her kürekte limandan kesitler sunmaya başlamıştı bile. Bu sefer mutlak inançla bağlı olarak limana ulaşabilecek güçte olduğumu düşünüyordum. Artık bütün dünyam denizin yosunlu sularına batıp çıkan, avuçlarıma yapışmış küreklerin arasındaydı. Gayretkeşliğime, tuttuğunu koparır gözü pekliğime bakılırsa ben bile ihtimal vermezdim, oraya ulaşamayacağıma. Peki ne oldu? Ne koydu beni, yolumdan geri? Ben… Sadece ben, kendi kendimi, kendi yolumdan ettim. Az önce direncimden, gayretkeşliğimden bahsetmiştim değil mi? Aslında bir okadar da yılgın, yenik, bitap düşmüşüm insanlar karşısında. Gözümün pekliği koca bir yanılsamaymış, bende herkes gibi karşı limanlar özlemi çeken ancak oraya ulaşmaya cesareti olmayan korkağın tekiymişim. Karşı limana ulaşamadım, ulaşmaya çalıştım, kendimi ikna ettiğimi, buna hazır olduğumu sandım. İçine girdiğim yanılgının ağırlığı, karşı limanı eskisinden daha ötelere, gözle görülmeyecek yerlere taşıdı. Peki şimdi ne durumdayım dersiniz? Artık ne ulaşılmayı bekleyen bir limanım var ne de atabileceğim kulacım, çekebileceğim küreğim… Hepsi o geri dönüşle, korkak benliğimin altında un ufak olup gitti. Yani diyeceğim o ki: ‘’Boşuna kürek çekmeyin ulaşamazsınız o limana…’’

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder