Türk Dilinin Tarihi Gelişimi - DERS KİTABI CEVAPLARI

Yeni Yayınlar

Haziran 30, 2018

Türk Dilinin Tarihi Gelişimi

Edit
 DERS KİTABI CEVAPLARINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ! 

Türk Dilinin Tarihi Gelişimi 

Türk Dilinin tarihi gelişimi ile ilgili olarak bilgilerin yer aldığı sayfamız. Orhon Yazıtları, İslamiyet sonrası Türkçe, Selçuklularda Türkçe ve günümüzdeki Türkçe hakkında bilgiler.


TÜRK DİLİ dünyanın en eski, en köklü dillerinden biridir. Türkçe, genel dil sınıflandırılmaları içinde, Altay Dilleri topluluğuna girer. Bu topluluk önceleri Fin-Ugr (Fin-Uygur) dilleri ile bir aileden sayılmışken, sonradan, daha kesin, daha belirli bir diller dizgesi olan Ural-Altay topluluğunda incelenmiştir.

Türk Dilinin Tarihi Gelişimi
Türk Dilinin Tarihi Gelişimi 

1) Fin-Ugr, 2) Samoyed, 3) Türk-Tatar, .4) Moğol, 5) Tunguz olmak üzere 5 dala ayrılan Ural-Altay topluluğunun en işlenmiş, en zengin, en anlamlı dalı Türkçe’dir.

Morfolojik (şekil bakımından) sınıflandırmaya göre «tek heceli», «bitişken», (iltisaki), «çekimli» (tasrif edilen) gibi kısımlara da ayrılan diller arasında Türkçe, «bitişken diler» topluluğuna girer. Bu dillerin başlıca özelliği kelimelerin, asıl köklerine eklenen, ya da bağlanan eklerle, seslerle türemesidir.

En eski çağlardan bugüne kadar, çeşitli toplumsal, tarihî, coğrafi, hatta siyasi sebepler sonucu olarak değişmeler, gelişmeler gösteren dilimiz birçok devreler geçirmiştir. Bir kısım Batılı türkologlar, Türkçe’nin bu değişme ve gelişmelerini, kendi görüşlerine göre, devrelere bölmüşlerdir. Bunlardan ayrıntılı olanı şudur: 1) Altay Devri; 2) En Eski Türkçe Devri; 3) İlk Türkçe Devri; 4) Eski Türkçe Devri; 5) Orta Türkçe Devri; 6) Yeni Türkçe Devri; 7) Bugünkü Türkçe Devri.

Altay Devri. — Bu devrede Türk-Moğol dilleri henüz birlik halindedir.

En Eski Türkçe ve İlk Türkçe Devirleri. — Hakkındaki bilgimiz çok az o|cluğu için birlikte incelenir. Bu devreler, Milât’tan hemen önceki ve hemen sonraki yüzyılları kapsar, Türk-Hun-Bulgar-Hazar dilleri karması niteliğini taşır.

Eski Türkçe Devri. — Oldukça tanınmış bir durumdadır. Aşağı yukarı VI.-IX. yüzyılları karşılıyan bu devreye Köktürk (Göktürk) Uygur Türkçesi de denebilir. Türk dilinin, zamanımıza kadar gelebilen en eski edebî ürünleri bu devreden kalmadır.

Orta Türkçe Devri. — Ortak Orta Asya Türkçesidir. IX. – XV. yüzyılları kapsıyan bu devre, Karahanlılar’ın, Selçukluların, Türk-Moğollar (İlhanlılar)ın, Osmanlılar’ın egemenlik kurdukları çok geniş bir bölgede: Orta Asya, Iran, Irak, Azerbaycan, Anadolu, bir derece Suriye ve Mısır’da yayılmış, gelişmiş, yerleşmiştir. Bu dil sonradan Anadolu ve Azeri diyeleklerini vücuda getirmiştir.

Yeni Türkçe. — Bu adla anılan devre, Anadolu ve Azeri diyeleklerinin büyük birer edebî değer kazandıkları XV – XX. yüzyıllar arasıdır.

Bugünkü Türkçe. — XX, yüzyıldan bu yana olan devredir.

Türkçenin devrelerini, Ludwig Ligeti gibi, şu şekilde çok daha toplu bölümlere ayıranlar da olmuştur:

1 ) Eski Türkçe: VI – IX yüzyıllar.

2) Orta Türkçe: X – XV. yüzyıllar.

3) Yeni Türkçe: XV – XX. yüzyıllar.

Orhon Yazıtları

Türk dilinin bugüne kadar gelebilmiş en eski ürünleri VI – IX. yüzyıllar arasındaki çağlara aittir. Bundan daha önceki zamanlara ait bazı örnekler de bulunmakta ise de, bunların edebî değerleri olmadığından, üzerlerinde durulmaz. V. – IX. yüzyıllar arasında meydana getirilen, edebî, daitani, dinî nitelikler taşıyan bu ilk dil ürünlerinden en tanınmışı; VII – VIII. yüzyıllarda Köktürkler’ in bazı tarihi, siyasi, askerî olaylarını, anılarını ebedileştirmek için diktikleri Orhun Yazıtları’dır, Bu yazıtlar açıkça göstermektedir ki, daha önceki yüzyıllardan beri işlenmiş, incelmiş, zengin bir Türk edebiyat dili vardır. Orhun yazıtlarından anlaşılan önemli bir nokta da, Köktürkler’in bu çağlarda dillerini, millî kültürlerini yabancı etkilerden uzak tutmakta çok titiz ve kararlı olduklarıdır. Kuzey Orta Asya’da yaşayan Köktürkler’in vücuda getirdikleri Orhun Yazıtlarında katıksız, duru, temiz, işlenmiş bir Türkçe görülür. Bu yazıtlar ulusal bölünmenin felâketlere, ulusal birliğin ise mutluluğa, başarıya yol açacağını belirten canlı örneklerle, bu oluşların hikâyesini anlatıp hesabını veren birer edebî belgedir, tam anlamı île özel, ulusal nitelikteki Orhun Harfleri (Orhun Alfabesi) ile yazılmıştır. Bu alfabe, dördü sesli olmak üzere, 38 harften meydana gelmiştir. Satırlar, sağdan sola yazılmaktadır. Eldeki tek belge Orhun Yazıtları olmakla birlikte, bir kısım dil bilginleri, Türkler’in bu alfabeyi çok eskiden beri kullandıklarını, bu tarihiçı Milât’tan önceki çağlara kadar uzandığını tahmin ediyorlar.

VIII – IX. yüzyıllarda Güney Orta Asya Türkleri arasında başka bir alfabenin daha kullanıldığı görülüyor. Gereğinde birbirine bağlanmak suretiyle yapılan 14 harften kurulu bu alfabeye Uygur Alfabesi (Uygur Harfleri) denir. Genel olarak Arap alfabe sistemini andıran, onun gibi sağdan sola yazılan Uygur Alfabesi’nin başlangıç zamanı hakkında kesin bir bilgi yoktur. İslâmlıktan önce Budizm, Maniheizm dinleriyle coğrafyaya ait bazı konular bu alfabeyle yazılmıştır. Bu yazıtlarda görülen Uygur dili duruluk, özdenlik, İşlenmişiik yönlerinden, Köktürk dilinden daha geri bir durum gösterir. Kektürkçe’nin katıksızlığına karşılık, Uygurca’da ilk yabancı kelimelerin Türkçeye sızmaya başladığı görülür.

İslâmlıktan Sonra Türk Dili

İslâmlıktan önceki genel ve toplu görünüşünü böylece özetlemiş olduğumuz Türk dilinin IX – XI. yüzyıllardan, yani Türkler’in İslâmlığı kabul edişlerinden sonraki gelişmesi şöyle olmuştur:

Emeviler devrinde büyük yığınlar halinde İslâmlığa girmeye başlıyan, kısa zamanda Müslüman dünyasının askerî gücünü ellerine alan Türkler, Abbasiler zamanında valiliklerden, ucbeyliklerinde başlıyarak, sonraları egemen- devletler kurdular. Başlangıçtaki kıs?» süre bîr yana, Abbasiler zamanında, Orta Asya’ dan batıya doğru hemen bütün siyasi ve askerî egemenlik Türklerin elinde bulunmuştur. Ancak, güc bakımından Araplar’a, Iran-lılar’a üstün olan Türkler, kültür yönünden, özellikle edebiyat ve dil alanında, bu iki ulusun yetkisi altında kaldılar. Din dilinin Arapça, sanat dilinin Farsça oluşu bu etkiye yol açtı. Kuzeyde Köktürkçe yabancı etkisine belli bir ölçüde direniş gösteriyordu; güneyde Uygurca ise Arapça’dan, Farsça’dan sızan kelimelerle, deyimlerle özgürlüğünü kaybetmeye başladı. Arapça, Farsça öğrenen Türkler eski ulusal değerleri ihmal ettiler. İlk büyük İslâm – Türk devleti olan Karahanlılar zamanında İslâm bilimleri, Iran sanatı Türkler arasında kuvvetle yayıldı; Türk edebiyatı hemen tümü ile islâmî bir niteliğe büründü, Türk dili hızlı bir tempo ile benliğini yitirmeye başladı. Karahanlılar devrinde Yusuf Hashacip’in yazdığı, İslâm etkisi altında vücuda getirilmiş ilk eser olan «Kut adgu Bilik» te nazım şekli her ne kadar dörtlüklerden ibaret, söyleyiş de büyük ölçüde öz Türkçe ise ele. bu eser aynı zamanda Arapça kelimelerin diiimize girdiği, hece yerine aruzun kullanıldığı ilk eserdir.



«Kutadgu Bilik»ten sonra, aynı etki ile daha birçok eserler yazılmışsa da Türkçe, bütün baskılara rağmen, öz benliğini kolay kolay teslim etmemiştir. Gene XI. yüzyılda büyük Türk bilgini Kâşgarlı Mahmut’un eseri olan «Divan-ü Lûgat-it Türk» Türk edebiyat ve dil tarihine ettiği geniş hizmetlerden başka, Türkçe’nin engin gücünü, zenginliğini ele meydana koymuştur. «Divan-ü Lûgat-it Türk», Karahanlılar devrinin, kılıcı ela, kalemi de aynı ustalıkla kullanan soylu kişilerinden olan Kâşgarlı Mahmut, bir dilbilgisi kitabı niteliğini taşıyan bu eserinde Araplar’ın Türkçe öğrenmesi gerektiğini de belirtmişti. Yazar, Türkçe ile arapçanın, iki koşu atı gibi, birlikte koştuğunu söyler. «Divan-ü Lûgat-it Türk»te 7.000’i aşkın katıksız Türkçe kelime vardır.

XII. yüzyılda yaşamış bir başka Türk dilcisi olan, Fahrettin Mübarekşah’ın «Şece-re-i Ensab» adlı eseri de Türk dilinin yaşama gücünü belirten gerçek değerde bir kaynaktır.

Selçuklular’da Türkçe

Selçuklular zamanında Türkçe yeniden canlanmaya, eski gücünü bulmaya başladı. Türk oldukları halde Arapça, Frasça ile eser veren sanatçılar, bilginler arasında, eserlerini yeniden ana dillerinde yazanlar arttı.

Bu sıralarda eski Köktürkçe’nin Kuzey Orta Asya’dan, eski Uygurca’nın da Güney Orta Asya’dan evrimleşerek, batı ülkelerine doğru kayması sonucu yeni Türk diyelekleri doğmaya başladı.

Uygarca.- — Hakaniye ve Doğu Türkçesi diyeleği halinde gelişti; Türkistan, Harzem, Al-tınordu, İran, Afganistan, Mısır, Hint ülkelerinde, aynı zamanda saray dili de olarak yayıldı. Bu diyeleğe XV. yüzyıldan başlıyarak Çağatayca denilmiştir. Doğu Türkçesi son edebî ürünlerini XVI. yüzyılda verdikten sonra edebiyat ve ulus dili niteliğini kaybetmiştir.

Köktürkçe. — XII. yüzyılda .Oğuz Türkçesi diyeleği olarak gelişmeye başladı, asıl gelişmesi XIII. yüzyıldan beri başladı, daha sonra Osmanlı İmparatorluğu’ nun kültür ve ulus dili oldu. Oğuz Türkçesi gelişme alanı yalnız Anadolu’dan ibaret kalmadı, bu diyelek, Anadolu’nun kuzeydoğu, güneydoğu bölgelerinde, Irak’ta, İran’da, özellikle Azerbaycan’da «Azeri diyeleği» şeklinde gelişti. Azeri diyeleği Oğuz Türk-çesi’nin, Anadolu diyele-ğinden sonra en büyük edebî ürünlerihi vermiş bir daldır.

Yukarıda özetlenen Türk dili diyeleklerinden başka, bugün Kazan, Orenburg ve dolaylarında XX. yüzyıla kadar egemenliğini koruyabilmiş, Azeri, Anadolu, Çağatay diyelekleri karmasını andıran, daha özel bir yapı niteliği bulunan bir de «Kuzey Türkçesi diyeleği» vardı. Oldukça değerli edebî eserler meydana getirmiş bulunan bu Türk dili kolu bugün Rus hegemonyası ve kültürü altında hemen hemen tamamen kaybolmuştur.

Türk dili ana diyeleklerinin, başlangıçtan bugüne kadar olan akışını buradaki şemada daha belirli görülebilir.



Büyük Selçuklular zamanında yeniden önemini kazanmaya başlıyan Türk dili, Anadolu Selçukluları zamanında yeni bir bunalım geçirmiştir.

Gariptir ki XII. yüzyılda Anadolu, büyük bir hızla Türkçeleşirken, Konya’yı başkent yapan Anadolu Selçuklu devleti Türkçeyi ihmal etmiş, hattâ bu konuda Farsça’yı resmî dil sayacak kadar ileri gitmiştir. Dünya çapındaki büyük Türk şairi Mevlânâ Celâleddin Rumi’nin, bütün eserlerini Farsça yazmasında, hiç şüphesiz, devletin bu tutumunun da etkisi olsa gerektir. XIV. yüzyıl şair ve düşünürlerinden Aşık Paşa, Selçuklular zamanında, Türkçe’nin Arapça, özellikie Farsça altında ezilmesinden, şu yolda, yanıp yakılır:

Türk diline kimseler bakmaz idi:
Türklere hergiz gönül akmaz idi;
Türk dahi bilmez idi ol dilleri,
İnce yolu; ol ulu menzilleri…

«Süheyl-ü Nevbahar» adlı eserin yazarı Mesut İzedclin Ahmet de Türkçe’nin ihmali sonucu olarak, kendisinin Türkçe ile yazarken çektiği zorluklardan:

Bu bir niçe beyti düzünce benüm,
Hacâletten eridi yaru tenim…

diye dert yanar.

Türkçe Değerini Buluyor

XIII. yüzyıl sonlarında, Selçuklu devletinin çöküşünden sonra, önce Karaman Beyliği, onun ardından da Osmanlı devleti Türkçe’yi resmî dil olarak ilân ettiler. XIV. yüzyılda Gülşehri, Aşık Paşa, daha birkaç şuurlu aydın bu dil savaşını desteklediler, ulusal dilin ortadan kalkmasını önlediler, onu Anadolu’da kesinlikle yerleştirdiler. Aşık Paşa’nın:

Vasf-ı hal edem sana işit canım,
Bu hikâyet hem senindir, hem benim
Senliği ve benliği ko bir yana
Bir kulak vur, dinle; ne deyrün sana…

çeşidinden, alabildiğine duru, tertemiz dili, daha başka çağdaşlarının buna benzer çabaları, Türkçe’nin Anadolu’daki en sağlam temel taşları olmuştur. Büyük Çağatay bilgini, devlet adamı ve şairi Ali Şir Nevaî’nin, XV. yüzyılda Türk dili konusundaki engin titizliği, bilim ve sanat çalışmaları, Osmanlı Türk leri’nclen Aydınlı Visalî, Tatavlalı Muharre-mî, Edirneli Nazmî gibi ülkücülerin XV., XVI. yüzyıllarda katıksız bir dille yazmaları Türkçe’nin yaşaması, gelişmesi dâvasının en olumlu davranışları arasında yer alır.

Gene bu çağlarda (XV – XVI. yüzyıllarda) katıksız Türkçe’yi ihmal ederek tamamen Arap ve Iran zevkinde yazan, bu arada bu ulusların dilinden sayısız kelimeleri, deyimleri, tamlamaları alabildiğine dilimize aktaran şairler, aydınlar çoğunlukduysa da geniş halk yığınları, bunların tutumlarına, genel olarak, daima ilgisiz kalmış* bunun sonucu olarak, halk yığınları için dil, duygu, vezin, şekil bakımlarından bütünü ile farklı, ayrı bir edebiyat vücuda gelmiştir. Türk edebiyatının 1) Halk Edebiyatı; 2) Divan Edebiyatı olarak ikiye bölümlenmesi bu sonucun eseridir.

XVII. yüzyıla kadar Türkçe’den gittikçe uzaklaşan Divan Edebiyatında XVIII. yüzyılda, Nedim’le birlikte, belli belirsiz de olsa, yeniden bir aslına yönelme hareketi görülür.

Öz Türkçe’ye Doğru

XIX. yüzyılda, Tanzimat’la birlikte, bilinçli bir clil hareketi başladı. İbrahim Şinasi, Ahmet Vefik ve Süleyman Paşalar, Şemsettin Sami Bey ve daha başka aydınlar, bu konu üzerine eğilerek, dilde ulusal benliğe dönmenin yollarını incelemeye koyulurlar. Bunlardan sonra gelen daha başka Türk bilgin, şair ve yazarları, başlangıçta Necip Asım, Veled Çelebi, Bursalı Tahir, Mehmet Emin Yurdakul, daha sonraları Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve çağın genç sanatçıları dilin du-rulaşıp özbenliği içinde gelişmesi, zenginleşmesi için çalıştılar.

Türk dilinin yabancı etkilerden tamamiy-le sıyrılıp özgürlüğünü kazanması konusunda en süreli, en plânlı hareket, Cumhuriyet’ in ilânından sonra, yeni Türkiye’de başlamıştır. 1932’de ilk clil kurultayını toplıyan Atatürk, Türk Dil Kurumunu ela kurdu, dil dâvasının çözümlenmesi için türlü maddi, mânevi yardımlarda bulundu. Türk Dil Kurumu Atatürk’ün ölümünden bu vana da çalışmalarını, artan bir tempe ile yürütpçel-miştir Son yıllarda katıksız, öz Türkçe, yazarlarımız arasında iyiden iyiye tutunmuş, böylece dilimiz yazarlar elinde tam bir gelişme yoluna girmiştir.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, ilk defa Orhun, sonra Uygur alfabesiyle j/azılan Türkçe’ nin XI. yüzyıldan sonra, Arap harfleriyle yazılması denendi. Ancak, Arap harflerinin Türk yazı diline girişi kısa bir sürede tamamlanmamıştır. XII. yüzyılda Arap harfleriyle yazılmış kitaplar çoğaldıysa da XV. yüzyılda bile Uyqur harfleriyle yazılmış kitaplara raslamr. XV. yüzyıldan sonra artık Uygur alfabesiyle yazılmış eser görülmez. Arap alfabesi, özellikle Anadolu’da, tamamen yerleşmişti. Türkçe’yi yazmakta XX. yüzyılın ilk yarısına kadar kullanılan Arap alfabesi, 1928 sonunda özel bir kanunla bırakıldı, Lâtin harfleri esasından alınan yeni «Türk Alfabesi» kullanılmaya başlandı.

Dünyanın en zengin dilleri arasında sayabileceğimiz Türkçe, farklı diyeleklerle, bugün Türkiye, Orta Asya ülkeleri, Rusya, Iran, Irak ve Balkanlar’da, ortalama 70 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder