Yuzbasi Selaattin Romani Kitap Ozeti - Ders Kitabı Cevapları ve Çalışma Kitabı Cevapları

Yeni Yayınlar

Haziran 12, 2013

Yuzbasi Selaattin Romani Kitap Ozeti

Edit
 DERS KİTABI CEVAPLARINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ! 
429 YÜZBAŞI SELAHATTİN'İN ROMANI KİTAP ÖZETİ

KİTABIN ADI :YÜZBAŞI SELAHATTİN’İN ROMANI
KİTABIN YAZARI :İLHAN SELÇUK
YAYIN EVİ VE ADRESİ :ÇAĞDAŞ YAYINLARI CAĞALOĞLU-İSTANBUL
BASIM YILI :1988

1.KiTABIN KONUSU :
Bu romanda, değer yargılarıyla birlikte çöken Osmanlı İmparatorluğu’nu ayakta tutmak isteyenlerin dramı ve devletin çöküşünü durdurmak isteyen bir asker kuşağının fedakarlık destanının öyküsü en çarpıtıcı yönleriyle Yzb.Selahattin’in anılarıyla birlikte anlatılmaktadır.

2.KİTABIN ÖZETİ :
Selahattin 1894’de Edirne’de doğdu.Çok yaramaz ve haylazdı.Hergün başına bir iş geliyordu. 1900 yılında babasının tayin olmasıyla Tekirdağ’a taşındı. Burada iki farklı ilkokula gitti.İlk başta ailesinin zoruyla istemediği okula gitti. Bunlardan birisi mahalle mektebidir. Burada kuran dersleri alır ve sürekli dayak yedi.Zaten o zamanlar çocuklar böyle okullara gönderilmekteydi.Selahattin’i çok seven ve okuyup büyük bir insan olmasını isteyen amcası Mehmet Bey , Selahattin’in ailesini zorda olsa ikna etti. Bunun üzerine modern eğitim veren başka bir ilkokula başladı.Okulda çok başarılıydı; fakat hayatında aynı güzellikler yoktu.Önce çok sevdiği büyükannesi daha sonra hayatının anlamını kaybetti.Hayat Selahattin için hiç iyi gitmiyordu.Babası Hasan Bey, İclal adında bir kadınla evlendi.Selahattin’in büyük annesi onu hiç ama hiç sevmiyordu.Selahattin’in de onu sevdiği söylenemezdi.İclal her fırsatta Selahattin’i evden göndermek için elinden geleni yapıyordu..Büyük çabalarla ilk önce Edirne askeri idadisini bitirip mektebi harbiyeye başladı.Daha sonra üvey annesinin ölüm haberini aldı. Babası da Selahattin Harbiye’deyken vefat etti. Selahattin’in okul hayatı hep büyük zorluklar altında geçti.Bir gün bile yüzü gülmedi; ama yine de çok başarılıydı.Bütün komutanları onun ilerde iyi bir subay olacağına kaant getiriyordu.Mezun olduktan sonra ilk tayini Çanakkale’deki 2 nci Kolorduya çıkar. İtalyan harbini Çanakkalede bulunan birliğinde yapar.Burada çok büyük vazifeler yerine getirir.Selahattin çok gözü kara bir Türk subayıdır.Hiç bir şeyden korkmaz.Vatan için gözünü kırpmadan kanının son damlasına kadar savaşır.Daha sonra ir görev için harekete geçer. İntikal ederken bindikleri vapur bir alayı alacak kapasitede değildir zaten vapur mürettebatının Yunanlı olması 3 saatlik yolu üç günde gitmelerine neden olur. İtalyan harbinden sonra gönüllü olarak Balkan harbine katılır. Buradayken tanıştığı arkadaşları vasıtasıyla İstanbula geldiğinde İttihat ve Terakki’nin eylemlerine gönüllü olarak katılır. Bu sırada çıkan 1nci Dünya savaşında 5nci Kuvvei Seferiyye karargahınıa tayin edilir. Savaş sırasında İran ve Kafkas cephelerinde çarpışır. Zor günler geçirir. Ardından Irak cephesinde çarpışır. Ama artık eski arkadaşlarıyla haberleşemez. Çünkü hepsi şehit olmuştur. Bağdat savunmasında elindeki imkanları en iyi şekilde kulanarak savunur. Fakat Bağdat’ın kaybedilmesinden sonra Bakü’yü korur. Sonuç gene hüsrandır. Bakü de kaybedilir. 1914’de 20 yaşında genç teğmenken hedefi tüm Türkleri biraraya getirmektir; ama hayatı istediğine olanak vermez.Çünkü bunu başarmak bir hayalden farksızdı.Turancılık, Türk subaylarının o tarihlerde en çok yapmak istedikleri şeydi;fakat Osmanlı onlara bu konuda hiçbir yarar sağlayamıyor aksine durumu daha da kötüleştiriyordu.Selahattin ise ülkesinin bu haline çok üzülüyor silah arkadaşlarıyla birlikte bunu için bir çare arıyordu.Ama imkansızlıklar onların önüne hep engel oluyordu; ama içlerindeki vatan aşkı onları hayaatlarını koydukları bu yoldan çıkartamıyordu.Buna rağmen içlerinde mevkiisini kötüye kullanıyordu .Bunların önüne geçmeye çalışan Selahattin hep ezeliyor ve en kötü görevlere veriliyordu.Fakat Selahattin hiç bir zaman yılmamıştı.Herşeye rağmen görevinin başında dimdik ayaktaydı.Görevleri sırasında Anadoludaki gerçekleride görmüştü.Anadoluda Kürt ve Ermeni sorunu vardı.Kürtler eşkiyalık yapıyordu ve köylere dirlik vermiyorlardı.Ermeniler ise tam bir vahşet örneği sergiliyorlardı.Bunların etkisinde Anadolu insanının hayattan ve devletten hiçbir beklentisi kalmadığını gören Yüzbaşı Selahattin tamamen yıkılıyordu. Anadolu insanı aradağı kıvılcımı Mustafa Kemal’le buldu ve Cumhuriyetini ilan etti.Kurtuluş Savaşında da büyük hizmetler yapan Yüzbaşı Selahattin gururuna yediremediği bir olay üzerine daha ilerleyeceği bir zamanda emekli oldu.Üst düzeyde yetkililerden gelen birlikte çalışama isteklerini geri çeviriyordu.Meslekte kalsa çok yükselebilirdi; ama onun için önemli olan onurlu yaşamaktı.Selahattin’in Cumhuriyet yıllarında yaşadıkları da aynı adlı romanın ikincisinde anlatılmaktadır.

3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Türk insanı ve özellikle Türk subayı için vatan toprağının ne kadar değerli ve vazgeçilemez olduğu kitabın ana fikridir.Zaten kitap Yzb.Selahattin’in hayatını anlattığı için onun düşüncelerine bağlıdır.Onun tek bir düşencesi vardı: “Vatanın her karış toprağı mukaddestir ve hiç bir şeye değişilemez”.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
SELAHATTİN: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında büyük pay sahibi olan kahraman Türk subaylarından biridir.Vatan ve görev aşkı inanılamz derecede yüksektir.Hayatını ülkesine ve vatan toprağına adamıştır.Tüm imkansızlıklara rağmen görevini en iyi şekilde yerine getirmiştir.Örnek alınması gereken bir vatansever.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Atatürk’ün, kitabın yansıttığı fikirle paralel bir sözü vardı: “Türk tarinine bakarsanız, ulus hep Türk subaylarının omuzlarında yükselmiştir”.Bu sözü okudukça bir subay adayı olarak gurur duyuyor ve vazifemin ağırlığını hissederek daha çok çalışmam gerektiğine inanıyorum.

Yazar, Yzb.Selahattin’in anılarını en iyi şekilde kitabını yansıtmıştır.Böyle değerli bir insanın Kurtuluş mücadelesine ışık tutan anılarını okumak büyük bir şeref ve muhteşem bir duygu.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1925 yılında Aydın’da doğdu.İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.(1950). Avukatlık, matbaacılık, dergi ve gazetelerde yazı işleri müdürlüğü yaptı. İlk yazıları 41 Buçuk isimli mizah dergisinde çıkmıştı (1952). Cumhuriyet gazetesinde fıkra yazarlığını sürdürüyor (1963- ).

ESERLER İlk iki kitabı gittiği yerler üzerine bir incelemedir:Güzel Amerikalı (1976), Uzak Komşu, 

Rusya’dan Gezi Notları (1967).Mustafa Kemal’in Saati (1969)’nde belgesel yazılarını derledi, bir de roman yayınladı: Yüzbaşı Selahattin’in Romanı (iki cilt, 1973/75). Yeni kitapları: Sovyetler, İran, Amerika İzlenimleri (1976), Yeni Kırallar, Yeni Soytarılar (1976), Ağlamak ve Gülmek 

(1982), Düşünüyorum Öyleyse Vurun (1984), Görülmüştür (1986), Ziverbey Köşkü (anı, 1987), Japon Gülü (1988).

Gülsüm evlatlık olarak alındığı bu evde ,evin en küçüğünden en büyüğüne kadar herkes tarafından horlanıyor,her zaman suçlu bulunuyor,azarlanıyor,dövülüyordu.Gülsüm ‘ü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmalarına rağmen o herkesin yardımına koşuyordu.Her olayda her konuşmada İsmail’i anar bu da ev halkını sıkardı.İsmail’e mektup yazabilmek için okula gitmişse de okuma yazma öğrenememiş;evdeki eskileri ona göndermek için toplamış,onunla görüşmek için para biriktirmeye çalışmış;fakat her defasında başarısız olmuştu.Aslında Nadide Hanım,Gülsüm’ü evin en küçük çocuğu Bülent’e bakması için evlatlık edinmişse de Gülsüm İsmail’den başka birşey düşünmüyordu.Ona İsmail’i unutturmak için Bülent’in süt ninesinin aklına bir fikir geldi.Gülsüm’e İsmail’in öldüğünü söyledi.Gülsüm birkaç gün ağlayıp sızladıktan sonra onun acısını da gömmüştü yüreğine.Gercekten bu olaydan sonra Bülent’e ilgi göstermeye başlamış,onun etrafında pervane olmuştu.Çocuk Gülsüm’ü o kadar çok seviyordu ki ne derse yapıyordu.Seneler geçtikçe Bülent Gülsüm’e ters davranmaya başladı ve bir kaza sonucu Bülent’in kolunun kırılmasıyla Gülsüm’den ayırdılar.

Gülsüm’ün hayatı ev işi yapmakla ve evdekilere yardım etmekle geçtiği için belli bir iş öğrenememişti.Büyüyüp genç kız olan Gülsüm’ün konakta geçirdiği yedi senelik hayatı ona anlatmıştı ki:ne kadar koşsa yeterli görülmeyecek ,daha fazla koşsun diye dövülmeye devam edilecekti.Yenecek kızılcık dallarının yekunu degişmeyecekse niye kendini boşuna yormalıydı.

Bu yaz yine Pendik’teydiler.Orada merhum Paşa’nın oğlu süt biraderi Cafer Bey’in oğlu Murat ile karşılaştılar.Murat’ın karısı verem olmuş onu temiz hava alması için Pendik’e sahil kenarına getirmişlerdi.Ama kadının durumu ciddiydi ve yakında ölecekti.Yani iki çocuklu Murat’ın hali perişandı.Hasta ziyaretine giden Nadide Hanım Gülsüm’ün hastanın yanında kalmasını uygun buldu.Bu Gülsüm için kaçırılmaz bir fırsattı.Çünkü kafasını dinleyebilecekti.Hastanın durumu ağırlaştıkça Murat Bey süt nine ile iş birliği yapıp Saniye’yi almak istiyordu.Kadın ölürken Gülsüm’e :”Eğer ölürsem ve Saniye’yi Murat ile evlendirirlerse ölüm döşeğine düşsünler,evlatlarını görmesinler,benim gibi onlar da gözünün önünde ölsünler”dedi.

Kadının ölmesiyle konağa dönen Gülsüm,evlenme hazırlığı yapan ev halkına durumu anlatmış ve olacakları beklemeden evi terk etmişti.

Aradan seneler geçmiş Dürdane karaciğerinden,Saniye apandisten,Şakir Bey kalp hastalığından ölmüş çocukların herbiri bir tarafa dağıtılmıştı.Nadide Hanım Ankara’da akrabalarının yanında kalıyordu.O gece eğlenmek için dışarı çıkmışlar,herkes tarafından sevilen ve herkesin hayranı olduğu ,güzel kanto söyleyen küçük Gülsüm’ü gördüler.Evet kanağın en üst katındaki çocuk tiyatrosunun,yatak çarşafından perdeler arasında,sıvanmış kolları,ağlamaktan boyaları birbirine karışmış yüzü ile kanto söyleyen küçük Gülsüm’dü bu.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder