Altin Postu Kitap Ozeti - Ders Kitabı Cevapları ve Çalışma Kitabı Cevapları

Yeni Yayınlar

Haziran 15, 2013

Altin Postu Kitap Ozeti

Edit
 DERS KİTABI CEVAPLARINA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ! 
759 ALTIN POSTU ARARKEN KİTAP ÖZETİ

Altın Postu Ararken
Bu öyküyü anlatanların başında üçüncü yüzyılda
yaşamış olan Rodos’lu Apollonios gelir. Apollonios,
öyküsünü Argonautların Yunanistan’a dönüşüyle
bitirir. Iason ile Medeia’nın orada başlarından 
geçenler, beşinci yüzyılın oyun yazarlarından Euripides
tarafından anlatılmıştır. Iason ile Pelias’ı ilgilendiren
bölüm ise, yine beşinci yüzyıl şairlerinden Pindaros’un
bir şiirine konu olmuştur.

Avrupa’nın ilk büyük gezgini, Altın Post’u aramaya çıkan denizcilerin önderidir; mitologyanın en ünlü gezgini Odysseus’dan bir kuşak önce yaşamıştır. O zamanlarda karada değil, denizlerde, ırmaklarda, göllerde yolculuk edilirdi. Yolculuğa çıkanların da başlarına gelmedik kalmazdı. Öfkeli tanrılarla, büyücülerle, canavarlarla boy ölçüşmek kolay mı? Yalnız denizin kasırgaları, fırtınaları değil, dinlenmek için çıkılan kıyılarda çeşit çeşit tehlikeler de dört gözle yolcuları beklerlerdi. Kısacası, yürek isteyen bir şeydi yolculuk. Altın Post’u aramak içim Argo gemisinde bir araya gelen kahramanların ise yürekten, cesaretten yana yoksul olmaları aşağıdaki öyküden anlaşılacaktır.

Altın Post öyküsü, karısı Nephele’den bıkan Yunan Kralı Athamas’ın ikinci kere evlenmesiyle başlar. Nephele kralın yeni karısı Ino’nun kendisine ve çocukları Helle ile Phriksos’a kötülük yapacağından korkuyordu. Korkusunda da haksız değildi hani. Ino, Nephene’nin oğlu Phriksos’u öldürmek, böylece Athamas’tan sonra kendi oğlunu tahta geçirmek istiyordu. O yılın bütün tohumluk mısırlarını ele geçirip, hepsini kuruttu. Tahıl alınamayınca ülkede kıtlık baş gösterdi. Kral, tapınağa bir haberci gönderip ne yapılması gerektiğini sordurdu. Ino, haberciyi kandırarak tapınağın verdiği cevabı değiştirtti, Phriksos kurban edilmezse kıtlığın önlenemeyeceğini söylettirdi.

Açlık tehlikesiyle karşılaşan halk, oğlunu kurban etmesi için krala baskı yapmaya başladı. Kral da, çaresizlik içinde, Phriksos’u kurban etmeye karar verdi, onu tapınağa gönderdi. Bu sırada Altın Post’lu bir koç indi gökten. Phriksos’la kız kardeşi Helle’yi kaptığı gibi kaçırdı. Hermes, Nephene’nin yakarışlarını karşılıksız bırakmamıştı.

Koç, Phriksos’un kız kardeşini Avrupa’yla Asya’yı ayıran boğazdan düşürdü; zavallı kız, denizde boğulup gitti. Boğuldu ama, o boğaza da Hellenspont, Helle Denizi (Çanakkale Boğazı) adı verildi. Phriksos, sağ salim karaya ayak bastı. Altın Post’lu koç, onu Karadeniz’deki Kolkhis iline götürmüştü. 

Kolkhisliler yabani kişilerdi, ama Phriksos’a yakınlık gösterdiler. Hatta Kralları Aietes, kızlarından birini ona verdi. Phriksos da, kendisini kurtarmış olan koçu Zeus’a kurban ederek onun eşsiz altın postunu Kral Aietes’e sundu.

* * * *

Phriksos’un Yunanistan’da bir kral olan amcası, tahtını yeğeni Pelias’a kaptırmıştı. Kralın oğlu Iason da, gizlice bir yere saklanarak orada büyütülmüştü. Artık bileğinin gücüne güvenir hale gelince Pelias’ın karşısına çıkıp babasının tahtını geri vermesini istemeye karar verdi.

Bu aralar bakıcılar, Pelias’A, kendisini bir akrabasının öldüreceğini, ayağında tek sandal olan kişiden korkması gerektiğini söylemişlerdi. Iason, Pelias’ın hüküm sürdüğü şehre girdiği zaman ayağında tek sandal vardı. Omzuna bir pars postu atmış, göğsüne sımsıkı yapışan bir elbise giymişti. Hiç kesilmemiş saçları sırtından dökülüyordu. Onu şehrin çarşısında korkusuz adımlarla yürür görenler şaşırıp kaldılar. Kimse tanımıyordu onu ama, herkesin içini bir saygı duygusu kaplamıştı. Bu yiğit delikanlı Apollon muydu acaba? Yoksa Aphrodite’nin kocası mıydı? Poseidon’un oğullarından biri olamazdı, hepsi ölmüştü çünkü. Bu yabancının ünü adımlarından daha tez gitti, saraya vardı. Pelias, şehre tek sandallı bir delikanlının geldiğini duyar duymaz koşup onu karşıladı. Öfkeliydi, ama öfkesini yüreğinde saklamasını biliyordu. “Kimsin sen?” diye sordu “Yalan söyleme bana.”

“Ben senin akraban Iason’um,” dedi yabancı “Zeus’un babama verdiği ülkeyi geri almaya geldim. Kılıçlarımıza, mızraklarımıza sarılmadan yeniden paylaşalım bu toprakları. Şimdiye kadar kazandığın paralar, sürüler sende kalsın. Bana tahtı ver. Bundan sonra bu ülkede adalet hüküm sürsün.”

Pelias, yumuşak bir sesle “Peki,” dedi “sen nasıl istersen öyle olsun. Ölü Phriksos Altın Post’un buraya getirilmesini istiyor, bakıcılar söyledi. Böylece kendi ruhu da ülkesine gelirmiş. Ben artık yaşlandım. Gidip Altın Post’u getiremem, sen gençsin. Bak, Zeus üstüne yemin ederim ki, Altın Post’u getirirsen tahtı sana bırakacağım.”

Pelias böyle diyordu ama, Altın Post’u armaya giden kişinin de bir daha geri dönmeyeceğini sanıyordu.

Iason bu düşünceyi çok beyendi; zaten işin içine serüven girsin de mitologya kahramanlarının kanı kaynamasın, olacak iş mi? Hemen bütün Yunanistan’a haber salındı. Altın Post’u aramaya çıkacağını, isteyenlerin birlikte gelebileceğini bildirdi. Hera’da yardım ediyordu Iason’a; bütün delikanlıların yüreklerine, bu yolculuğa katılma tutkusu sokuyordu. Ölümün karşısına geçip cesaretin iksirini içmek varken kim annesinin yanında akıllı uslu oturmaya katlanabilir? Her yandan soylu kahramanlar geldi; yiğitler yiğidi Herakles, çalgıcıların çalgıcısı Orpheus, Kastor ve kardeşi Polluks, Akhilleus’un babası Peleus da vardı bu kahramanlar arasında. Argo gemisine binip yelken açtılar. Iason altın bir kupayı şarapla doldurdu; şarabı denize döktü sonra, Zeus’un yardımı diledi.

Argonaut’lar önce Lemnos adasına vardılar. Üstünde yalnız kadınların yaşadığı garip bir adaydı bu. Lemnos kadınları bir süre önce baş kaldırmış, ülkede ne kadar erkek varsa hepsini öldürmüşlerdi. Yalnız adanın yaşlı kralını sağ bırakmışlar, onu da bir sandığa koyarak denize atmışlardı. Zavallı adamcağız böylece canını kurtarabilmişti. Nedense, erkeklere olan düşmanlıklarını Argonaut’lara göstermedi Lemnoslular. 
Başlarında kralın kızı Hypsipyle olmak üzere, bütün kadınlar kahramanlarla mutlu günler geçirdiler; ayrılırlarken de bol bol göz yaşı döktüler.

Argonaut’lar Lemnos’u geride bıraktıktan sonra yeni bir kara parçasına çıktılar. Burada Herakles, arkadaşlarından ayrılmak zorunda kaldı. Kahramanlar kahramanını giyimine kuşamına yardım eden Hylas adında bir oğlan vardı. Herakles çok severdi Hylas’ı, dünya bir yana, Hylas bir yanaydı. Kusursuz güzelliğe sahip olan delikanlı, bir gün kaynak başında su dolduruyordu; suların dibinde bulunan bir nymphe onun gül pembesi yanaklarını görüp kendinden geçti. Hemen kaynaktan fırlayarak Hylas’ı kaçırdı. Bunu duyunca aklı başından gitti Herakles’in, Altın Post’u da, Argo’yu da unutuverdi: “Hylas! Hylas!” diye deliler gibi bağırarak ormanın yeşil gölgeleri arasında kayboldu. Arkadaşları beklediler, beklediler, kahramanlar kahramanı dönmeyince yollarına onsuz devam etmeye karar verdiler.

Argonaut’ların ilk çarpışmaları Harpyi’lerle olmuştur. Kanca gagalı, sivri pençeli Harpyi’lerin ünü dünyaya yayılmıştı. Bu korkunç kuşları öteki canavarlardan ayıran belli-başlı özellik, pisliklerinin dayanılmayacak kadar kötü kokuşuydu.

Iason ile arkadaşlarının bir gece yanaştıkları kıyıda Phineus adlı zavallı bir ihtiyar yaşıyordu. Phineus, geleceği gören bir bakıcıydı. İleride ne olacağını açık seçik söylediği için Zeus cezaya çarptırmıştı kendisini. Şimdi Harpyi’larin ülkesinde cezasını çekiyordu. Ne zaman bir lokma yemek yiyecek olsa, “Zeus’un tazıları” Harpyi’ler uçarak geliyor, Phineus’un yemeğine pisliyorlardı. Adamcağız açlıktan bir deri bir kemik kalmıştı. Argonaut’lardan yardım istedi. Geleceği görebildiği için, kendisini bu dertten yalnız Kuzey Rüzgarı Boreas’ın oğulları Kalais ile Zates’in kurtulabileceğini biliyordu. Boreas’ın oğulları ise Argo gemisindeki elli kahraman elli kahraman arasında bulunuyordu.

Phineus’a acıyıp yardım etmek isteyen Kalais ile Zates, kılıçlarını çekip beklemeye başladılar. Geri kalan Argonaut’lar da ihtiyara yemek getirdiler. Adamcağız ağzına ilk lokmayı götürürken Harpyi’ler göründüler. Ortalıkta ne kadar yemek varsa hepsini kirlettikten sonra kaçmaya başladılar. Ama Boreas’ın oğulları durur mu hiç? Babaları rüzgar hızı vermiş onlara. Harpyi’lerin peşlerine düşüp kılıçlarını korkunç kuşların gövdelerine saplamaya başladılar. Hepsini paramparça edeceklerdi ama, o sırada tanrıların habercilerinden Iris geldi kuşların imdadına. Boreas’ın oğullarına, “Zeus’un tazılarını öldürmeyin,” dedi “Styks ırmağı üstüne yemin ediyorum, bu kuşlar bir daha Phineus’u rahatsız etmeyecekler.” Bunun üzerine Kalais ile Zates, Harpyi’leri öldürmekten vazgeçip arkadaşlarının yanına döndüler. O gece bir şölen hazırlandı; Argonaut’larla birlikte Phineus sabaha kadar yedi, içti.

Karşılık olarak ihtiyar bakıcı, kahramanlara bazı öğütler verdi. “Yakında Symplegad’lara, Çarpışan Kayalar’a varırsınız.” Dedi “O kayaların arasından geçmek zorunda kalacaksınız; ama kolay olmayacak bu. Be zaman Symplegad’ların arasından bir şey geçmeye kalksa, o yüce kayalar hemen birleşir; aralarında ne varsa paramparça olur. Dediğimi yapın sağ salim geçersiniz. Kayalara varınca bir kumru uçurun. Kumru bir yandan öteki yana geçerse, Argo gemisi de geçebilir demektir. Ama geçemez arada sıkışır ölürse, sizde geri dönün, Altın Post’u aramaktan vazgeçin.”

Sabahleyin yanlarına bir kumru alarak denize açıldılar. Kısa zaman sonra çarpışan kaylara vardılar. Önce kumruyu uçurdular, kumru sağ salim bir yandan öteki yana geçti. Yalnız kuyruğundan bir kaç tüy kayaların arasında kaldı. Bunun üzerine bütün güçleriyle küreklere asıldı denizciler. Kayaların çarpışmasına vakit kalmadan kuş gibi sıyrılıp kurtuldular. Bu olaydan sonra da kayalar bir daha çarpışmadılar. 

Çarpışan Kayalar’ın biraz ötesinde savaşçı kadınların, Amazon’ların ülkesi vardı. Barışsever nymphe Harmonia ile Savaş Tanrısı Ares’in kızları olan Amazon’lar besbelli babalarına çekmişlerdi. Argonaut’lar durup onlarla çarpışmak istediler, ama hazır rüzgar eserken yollarından kalkmaları doğru olmazdı. Kaçırdıkları bu savaş fırsatına üzülerek durgun dalgalar arasında kayıp gittiler. Uzaktan Kafkas Dağları görünüyordu, Prometheus’da kayasının üstünde belli belirsiz göze çarpıyordu. Kartalın kanat çırpışını bütün Argonaut’lar duydu. O gün hiçbir şey durduramadı Argo gemisini, gün batımında Altın Post’un bulunduğu Kolkhis iline vardılar. 

Kahramanlar geceyi ertesi sabah ne yapacaklarını düşünerek geçirdiler. Kendi cesaretlerinden başka dayanakları yoktu. Ama tanrılar Olympos’da toplanmış, onları korumak için çareler düşünüyorlardı. Hera, Aşk Tanrıça’sı Aphrodite’in yanına gitmişti. Aphrodite ilk önce pek şaşırmıştı buna; Hera’nın kendisini pek sevmediğini bilirdi. Zeus’un karısı kendisinden yardım dileyince şaşkınlığı bir kat daha arttı, ama tanrıçalar tanrıçasının da böyle yardım dilemesi de hoşuna gitmedi değil. Elinden geleni yapacağını söyledi. İki tanrıça baş başa verip düşündüler. Sonunda en iyi çarenin Kolkhis kralının kızı Medeia’nın Iason’a tutulması olduğuna karar verdiler. Medeia’nın elinden her çeşit büyü gelirdi; Argonaut’ların başı derde girince onlara yardım da edebilirdi. Bunun üzerine Aphrodite doğru Eros’a gitti. “Medeia’nın Iason’a aşık olmasını sağlarsan sana yaldızlı bir top armağan ederim.” Dedi. Eros’un çok hoşuna gitti bu, okunu kaptığı gibi Kolkhis’e inmeye başladı. 

Sabah olmuştu. Argonaut’lar, Altın Post’u istmek için kralın sarayına doğru yola çıktılar. Kimseler görmedi kendilerini; çünkü Hera hepsinin çevresini sisle sarmıştı. Sarayın önüne vardıkları zaman sis dağıldı. Nöbetçiler, kahramanları saraya buyu edip krala haber saldılar. 

Kral güler yüzle karşıladı kendilerini. Ateş yaktırıp yıkanmaları için su ısıttırdı; yiyecek içecek hazırlattı. Bu arada Medeia da konuların bulunduğu odaya girmişti. Gözleri Iason’un gözlerine ilişince Eros okunu fırlattı. Tam hedefine saplandı ok, Medeia’nın yüzü renkten renge girdi, yüreğini tatlı bir burukluk kapladı. Daha fazla orada kalamadı güzel büyücü, odasına çekildi. 

Kahramanlar yıkandıktan, yiyip içtikten sonra kral Aietes, onlara kim olduklarını, ne istediklerini sordu. Iason kendilerinin soylu kişiler, atalarının da yüce hükümdarlarla tanrılar olduğunu söyledi. Kolkhis’e Altın Post’u almak için gelmişlerdi. Karşılığında kral Aietes ne isterse yapacaklardı.

Bunları duyan kralın yüzü öfkeden kıpkırmızı oldu. Yabancıları sevmezdi. Hele Yunanlıları hiç sevmezdi. Kendi kendine “Bu adamlar benim konuğum olmasalardı, hepsini kılıçtan geçirirdim,” dedi. O anda iyi bir fikir geldi aklına.

Iason’a, kahraman kişilerden hoşlandığını söyledi “Sen de kahramanlığını, yiğitliğini gösterirsen Altın Post’u veiririm.” Dedi. “Önce ateş püsküren, tunç ayaklı iki boğayı boyunduruğa koşacaksın. Sürdüğün tarlaya da bir ejderhanın dişlerini dikeceksin. Ekilen dişlerin yerinde silahlı adamlar bitecek. Onlarla çarpışıp hepsini öldüreceksin. Bunları yaparsan Altın Post senindir. Yoksa bir şey alamazsın benden.”

Iason’un elinden ne gelir? Kralın dediklerini kabul edip, arkadaşlarıyla birlikte gemiye döndü. Bir toplantı yaptılar Argo’da; kimse bu işi Iason’a bırakmak istemiyordu. 

Onlar böylece konuşup tartışırlarken gemiye kral Aietes’in torunlarından biri geldi. Iason bir zamanlar hayatını kurtarmıştı onun, şimdi de o, bir karşılıkta bulunmak istiyordu. Medeia’dan söz açtı Argonaut’lara: “Büyüde onun üstüne yoktu,” dedi “yıldızlara bile buyurur.” Aietes’in torununa kalırsa, Iason saraya gidip, Medeia’nın gönlünü kazanmalıydı.

Eros’un bu işi çoktan becerdiğini bilmeyen Iason, kralın torunu ne dediyse kabul etti. Zaten büyücünün güzelliği gözlerinin önünden gitmiyordu bir türlü. Saraya yollandı.

O sırada Medeia, odasında oturmuş, kendini öldürmeyi düşünüyordu. Sevdiği adamın aşkıyla doluydu yüreği ama, o aşkın gerektirdiği şeyleri yaparsa babasına karşı gelmiş olurdu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Düşündü taşındı, yaşamanın ölümden daha güzel olduğuna karar verdi. Iason’a yardım edecekti. Büyülü bir merhem vardı elinde. Prometheus’un kanı yeryüzüne damlamıştı ya; Medeia’nın merhemi, işte kanın toprağa değdiği yerde yetişen bir bitkiden çıkarılmıştı. Onu kim gövdesine sürerse bir gün boyunca tehlikelerden uzak kalırdı; başına ne gelirse gelsin, ne yaralanır, ne de ölürdü. 

Koşa koşa sarayın merdivenlerinden indi Medeia, Iason’un yanına gidecekti. Ama birde baktı ki, Iason karşısında duruyor. Tanrıça Hera, altından, yaldızlı bir ışık vurmuştu Iason’un üstüne; Medeia’da bir güzellik anıtıydı sanki. Rüzgar kesilince ulu çam ağaçları nasıl yapraklarını bile kıpırdatmadan, sessizce durur, iki genç de bir süre öyle durdular. Sevgiden, coşkunluktan solukları kesilmişti.

Sonra rüzgar çıktı, yapraklar hafifçe sallandı. Iason, aşkını fısıldamaya başladı. Medeia ise ne diyeceğini bilemiyordu. Hemen büyülü kutusunu açarak merhemi çıkardı, sevgilisine verdi. İstesin, ruhunu bile verirdi.

Güzel büyücü, merhemi gövdesine nasıl süreceğini anlattı Iason’a “Silahlarına da sür,” dedi, “böylece herkesi yenersin. Ejderhanın dişlerini toprağa ekince yerden silahlı adamlar biter. Aralarına bir taş atarsın. Adamlar birbirlerinden bilirler bunu. Kavgaya tutuşurlar. Hepsi ölür. Ben saraya dönüyorum şimdi Altın Post’u alıp ülkene dönerken Medeia’yı hatırla. Bende aklımdan çıkartmayacağım seni.”

Iason cevap verdi:

“Gece olsun, gündüz olsun; seni hiçbir zaman unutmayacağım Medeia. Bizimle birlikte Yunanistan’a gelirsen, senin seve seve evime alırım. Ölümden başka hiçbir şey giremez aramıza. “

Ayrıldılar. Medeia saraya dönüp, babasına karşı geldiği için ağladı, dövündü. Iason’da gemiye gitti. Arkadaşlarında ikisini, ejderhanın dişlerini getirmeleri için görevlendirdi. 

Ertesi gün, erkenden kalktı Iason. Gövdesine merhemi sürüp arkadaşlarıyla birlikte çarpışmanın yapılacağı tarlaya gitti. Kral Aietes ve ile Kolkhisliler onun ölümünü seyretmek için tarlanın kenarına sıralanmışlardı. Ateş püsküren iki boğa salıverildiği zaman hepsinin ödü koptu. Ama kılı bile kıpırdamamıştı Iason’un. Dalgaların sarsamadığı yüce bir kaya gibiydi. Sırayla ikisini de boynuzlarından yakalayıp, boyunduruğa koştu. Sonra tarlayı sürerek ejderhanın dişlerini ekti toprağa. Silahlı adamlar çıkınca da, Medeia’nın öğüdünü tutarak, aralarına koca bir taş fırlattı. Silahlı adamlar birbirlerine saldırıp, kıyasıya öarpışmaya başladılar. Sürülmüş toprak, oluk gibi akan kana boyandı. Iason yüzünün akıyla çıkmıştı bu denemeden. Sonuç, Aietes için çok acıydı.

Kral Altın Post’u kolay kolay vereceğe benzemiyordu. Üstelik Argonaut’ları öldürmeyi de kafasına koymuştu. Babasını aklından geçenleri anlayan Medeia, gemiye koşarak Iason’u buldu. “Altın Post’u bir ejderha bekliyor,” dedi, “ben şarkı söyleyerek uyuturum onu. Altın Post’u kapıp gemiye döneriz. Hemen Yunanistan’a yelken açarız; beni de götürün, n’olur”

“Yunanistan’ dönünce karım oalcaksın,” diye cevap verdi Iason.

Kahramanlar yol çıkıp, Altın Post’un yanına vardılar. Postu bekleyen ejderha korkunç mu korkunçtu. Medeia yılmadan yanına yaklaştı ejderhanın, büyülü bir şarkı söyleyerek onu uyuttu. Iason bir ağacın dalında asılı duran postu kaptığı gibi arkadaşlarını yanına döndü, hep birlikte koşarak Argo’ya vardılar. Yunanlıların en güçlüleri geçti küreklere; denize açıldılar. 

Kral, Argonaut’ların, Medeia ve Altın Post ile birlikte kaçtıklarını öğrenince oğlu Apsyrtos’u onların arkasından gönderdi. Apsyrtos’un buyruğunda öyle büyük bir ordu vardı ki, istedikleri kadar kahraman olsunlar, Yunanlılar o orduyla başa çıkamazlardı. Kendilerini kurtaran yine Medeia oldu. Kardeşine haber yolladı, Altın Post’un kendisinde olduğunu, Kolkhis’e dönmek istediğini bildirdi. Apsyrtos, kararlaştırılan buluşma yerine gelince Iason’u karşısında buldu. Medeia’da vardı Iason’un yanında. İki delikanlı çarpıştılar. Iason, Apsyrtos’u al kanlar içinde yere serdi. Kolkhis’li genç prensin gövdesinden fışkıran kanlar, kız kardeşinin gümüş rengi elbisesini bir anda kızıla boyayıverdi. Komutanlarının öldüğünü anlayan askerler, dağılıp ülkelerine döndüler. Argonaut’lar da Yunanistan’a gitmek için yeniden denize açıldılar. 

Apsyrtos’un ölümünü başka türlü anlatanlarda olmuştur. Bu kişilere bakılırsa, Apsyrtos, Medeia’yla birlikte Yunanistan’a gitmek için Argo gemisine binmişti. Bir süre gittikten sonra, kendilerini Kral Aietes’in takip ettiğini anlayan Medeia, kardeşini paramparça ederek denize atmıştı. Kral ölmüş oğlunun parçalarını toplamak için denizde durmuş, oyalanarak vakit kaybetmiş, Yunanlıları gözden kaçırmıştı.


Argonaut’lar serüvenleri bitmemişti. Skylla’nın kayası ile Kharybdis akıntısı arasından geçerken korkunç bir fırtınaya tutuldular. Taa göğe değen dalgalar arasında ne yapacaklarını şaşırmışlardı ki, yine Hera imdada yetişti. Deniz nymphelerine haber verdi tanrıçalar tanrıçası; nympheler de gemiyi dalgalar arasından geçirip kurtardılar. 

Bu olaydan sonra Medeia, Girit’de eski tunç soyundan kalma son insanın, Talos’un yaşadığını söyledi. Talos tepeden tırnağa tunçtan değildi; ayak bileklerinden biri ettendi. Argonaut’lar, Girit adasının yanından geçerlerken Talos çıktı karşılarına; elinde kocaman bir kaya vardı. Besbelli, onu gemiye fırlatıp hepsini parçalayacaktı. Medeia, Hades’in tazılarına yakarmaya başladı. Yakarışı yeraltından duyulmuş olacak ki, tam kayayı fırlatacağı sırada, ayağı burkuldu Talos’un, bileği sıyırdı. Bileğinden öyle kan aktı ki, adamcağız kendi kanında boğulup gitti. Argonaut’lar da adaya çıktılar, yiyip içtiler, eğlendiler.

Başka bir olay geçmedi başlarından. Sağ salim Yunanistan’a vardılar. Kraya çıkar çıkmaz, her kahraman, başından geçenleri bir an önce anlatmak için olacak, kendi ülkesine gitti. Geride kalan Iason, Medeia’yla birlikte Altın Post’u Pelias’a götürdü. Saraya varınca babasını ölmüş olduğunu anladı. Pelias, zavallı ihtiyara baskı yaparak kendi kendini öldürtmüştü. Iason’un bu acıya dayanamayan annesi de ölmüştü. 

Öcünü nasıl alacağını düşünen Iason, yanıbaşında yine Medeia’yı buldu. Güzel büyücü, korkunç bir tuzak kurarak Pelias’ın kızlarını çağırdı. “Babanızın gençleşmesini ister misiniz?” diye sordu. Sonra gözlerinin önünde yaşlı bir koyunu kesti. Hayvanın parçalarını suya atarak bir süre kaynattı, büyülü sözler söyledi. Kısa zaman sonra kaynaya kazandan gencecik bir kuzu fırladı. Pelias’ın kızları, Medeia’ya inanarak babalarını gençleştirmeye kadar verdiler. Bir ilaçla kralı uyuttu büyücü; Pelias’ın kızları da babalarını keserek kaynar suya attılar. Büyülü sözler söylemesi için Medeia’yı çağırmak istediler. Ama Medeia yoktu, saraydan da, şehirden de kaçıp gitmişti. Pelias’ın korkunç üzüntü içinde kalan kızları, öçlerini Iason’dan almaya karar verdiler.

Medeia ve Iason’un öyküsünü başka türlü anlatanlarda vardır. Onlar kalırsa, iki sevgili Pelias’ın ölümünden sonra Korinthos’a gelmişlerdi. İki de çocukları olmuştu. Medeia ülkesini, babasını aramıyordu; kendini bütün bütüne kocasıyla çocuklarına vermişti. Mutluluk içindeydiler.

Ne olduysa Korinthos’da oldu. Iason, Korinthos kralının kızıyla evlenmeye kadar verdi. Bunu ne aşk, ne de sevgi yüzünden yapıyordu, gözü yükseklerdeydi. Korinthos kralı, kızını Iason’a vermeyi kabul etti; ama kendilerine bir kötülük yapar diye, Medeia ile çocuklarını şehirden sürdü. Kocası tarafından aldatılan kadıncağız, ülkesinden uzaklarda yapayalnız kalmıştı. 

Ne yapacağını şaşıran Medeia, gözyaşları içinde babasını, evini hatırladı; üstündeki elbisede hala duran kan lekelerine baktı, kardeşinin kanıydı bunlar. Pelias’ın ölümü geldi aklına. Kurtarsa kurtarsa ölüm kurtarırdı onu artık.

Bunları düşünürken yanı başında Iason’u gördü. Iason, altın getirmişti ona. Artık Medeia’yı sevmiyordu.

“Niye geldin bana?” diye sordu Medeia. Gözlerini Iason’un gözlerine dikti:

O kadar insan var, niye geldin bana!
Ama iyi oldu gelmen bir bakıma.
Yüreğimdeki yükü dökmek artık daha kolay,
Herkese senin alçaklığını anlatmak.
Seni ben kurtardım. Her Yunanlı bilir bunu.
Boğaları, silahları, Post’un ejderhasını
Ben yendim. Seni ben kazandırdım.
Kurtarıcı ışığı ben tuttum sana.
Babamı, evimi bırakıp
Yabancı ülkeye geldim arkandan.
Ben getirdim düşmanlarının sırtını yere,
Ölümlerin en korkuncunu Pelias’a ben verdim.
Şimdi bırakıyorsun beni.
Nereye gideyim! Babamın evine mi!
Pelias’ın kızlarına mı yoksa!
Hepsi düşman kesildi
Senin yüzünden bana. 

Iason, kendisini kurtaranın Medeia değil, Aphrodite olduğunu söyledi. Aphrodite, Iason’a Medeia’yı sevdirmeseydi bütün bunlar olur muydu? Üstelik tutmuş yabani bir büyücüyü uygar bir ülkeye, Yunanistan’a getirmişti? Kendi yaptığı iyiliklere böyle mi cevap verilirdi?

Medeia, Iason’un kendisine vermek istediği altınları geri çevirdi. Bunu üzerine başka bir şey söylemedi Iason, çekip gitti. Medeia’nın içini öfke bürümüştü, Öç almaya kadar verdi.

Iason’un karısını öldürecekti.

Yaşamanın kısa günü bitsin artık.

Çok güzel bir elbise çıkardı sandığından. Büyülü ilaçlar, kokular sürdü elbiseye. Sonra çocuklarını çağırıp, o elbiseyi babalarının karısına armağan olarak götürmelerini istedi. Iason’un karısı, elbiseyi giyer giymez yanmaya başladı. 

Bir an içinde tüm gövdesi eriyip akıverdi.

Böylece öcünü aldıktan sonra daha korkunç bir düşünce saplandı Medeia’nın kafasına. Çocukları yetim sayılırdı artık. Onları koruyacak kimse yoktu. “Ölüp gidecekler,” diye düşündü büyücü.

Ölüp gidecekler bir başkasının acımayan elleriyle,
Yok yok, onları ben yarattım, ben öldüreceğim.
Korkaklık yok artık, “Ne kadar küçükler,
Ne kadar güzeller,” diye düşünmek yok.
Unutacağım öz çocuklarım olduğunu onların
Bir an içinde bitecek acıları. 
Ben öldüreceğim

Iason, karısının öldürüldüğünü anladığı zaman, çocukları da ölmüştü. Altın Post kahramanı öcünü almak için Medeia’yı öldürmeye kadar verdi. Ama o sırada güzel büyücü sarayın damına çıkmış, ejderhanın çektiği bir arabaya binerek uçup gitmişti. Eski sevgilisinin arkasından bakakaldı Iason, bütün olanlar için de kendini değil, Medeia’yı lanetledi...

Aşk suçtu... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder