Erkeklerde Kasık Ağrısı Nedenleri, Kasık Ağrısı Tipleri ve Tedavi Yöntemleri

Erkeklerde Kasık Ağrısı Nedenleri, Kasık Ağrısı Tipleri ve Tedavi Yöntemleri

Erkeklerde Kasık Ağrısı Nedenleri, Kasık Ağrısı Tipleri ve Tedavi Yöntemleri
Erkeklerde görülen kasık ağrıları, genellikle bir kasık fıtığının ilk belirtisi olabilir. Kasık fıtığı olan hastalar, karın içine ittirilmiş bir şişlik ve kasığın dışında oluşan bir şişkinlik şeklinde bu hastalığı tanımlamaktadırlar. Buna rağmen, bazı fıtık tipleri dışarıdan fark edilemez ve gizli kalan bir nokta fıtığı halinde ortaya çıkabilir. Kasık ağrılarının diğer bir nedeni, karın içerisinde veya karın duvarının dışında meydana gelen herhangi bir sorunun teşkil etmesidir.

İdrar yollarında tıkanan taşlar, böbrek taşları, apandisit, idrar yolu enfeksiyonu, ince ve kalın bağırsağın birleştiği bölgede ince bağırsakta oluşan iltihaplar, aynı bölgede bulunan lenf bezlerinin şişmesi, yaşlı bireylerde görülen kalça kireçlenmeleri ve gizli kalmış kalça kırığı, özellikle dansçı ve sporcularda sürekli sıçrayan kalça, çıtırdayan kalça sendromları, avesküler nekroz, obturator nöropati, bursit, testis toplardamarlarında oluşan varis (varikosel), tümörler, osteitis pubis ya da bu bölgede meydana gelecek bir yapışıklık, erkeklerin kasık bölgesinde veya sağ alt bölgelerinde ağrıya neden olabilen unsurlardır. Sol alt tarafta (kadranda) oluşan ağrılar ise; genellikle kalın bağırsak sorunlarından, idrar torbasında oluşan problemlerden ya da idrar yolları sorunlarından kaynaklanabilir.

Kasık Ağrısı
Kasık Ağrısı Nedenleri
Bağ, kas ve tendon zorlanmaları bilhassa koşu, yüzme, futbol vb. sporlarla uğraşan bireylerde sıklıkla görülür. Spor yaparken yaşanacak herhangi bir sakatlığın ardından, kasık bölgesinde oluşabilecek ağrıların ortaya çıkması haftalar sürebilir. Sakatlanan veya zorlanan yerin aynı tempoda kullanılması ile ağrı daha da şiddetlenir. Kemiklerde meydana gelen sakatlıklar, fıtık ve kırık gibi durumlar da kasık ağrılarına neden olabilir. Testis ağrısı ve kasık ağrıları ayrı şeyler olmasına karşın, bazı zamanlarda testislerle ilgili olan bir sorun, ağrının kasıklara kadar ulaşmasına sebep olabilir. Kasık ağrısını doğrudan etkileyen durumlar olabileceği gibi dolaylı yoldan etkileyen ve tetikleyen durumlarda vardır. Kasık ağrısına neden olan en önemli faktörler şunlardır;

Doku ve hücrenin ölmesi

Avulsion kırığı

Prostat iltihaplanması

Epididimit (testis iltihaplanması)

Kabakulak hastalığı

Su fıtığı (hidrosel)

Siyatik

Orşit

Kireçlenme

Lenf nodu şişkinliği

Kan akışının yetersizliği

Bağ dokusunun kemikten ayrılması

Kas gerilmesi ve kasık fıtığı

Testislerin, karın ile testis torbası arasında hareket etmesi (retraktil testis)

Osteoartrit adı verilen kemik kireçlenmesi

Sinirlerin sıkışması

Erbezi torbasında oluşan kitle

Testisler içinde biriken sıvı (sperm birikmesi)

Gerilme kırığı, incinme ve burkulmalar

Testis kanseri, lenf nodüllerinde meydana gelen şişlikler

Testisin bükülmesi (testis torsiyonu)

Testis torbalarında bulunan damarların genişlemesi (varikosel).

Kasık ağrısı, vücutta baldırlar ve mide arasında, karnın bittiği ve bacakların başladığı yerde ortaya çıkar. Kasık bölgesinde bulunan ve birlikte çalışan 5 kas, bacakların hareket etmesini sağlamaktadır. Fiziksel bir aktivite veya spor yaralanmaları, kasık ağrılarının meydana gelmesindeki en önemli sebeplerdir. Bu bölgelerde bulunan kasların zorlanması ya da gerilmesi, kasık ağrılarına neden olan baş unsurlardır. Herhangi bir sportif aktivite söz konusu olmadığı halde, herhangi bir yaralanma olmadan da kasık ağrıları oluşabilir. Böyle bir durumda, kasık ağrısına neden olan başka bir rahatsızlığın olabileceğini düşünmek gerekir. Özellikle kasık fıtığı gibi bir durum söz konusu ise, karın içinde, karın duvarının dışında, idrar yollarında taş ya da iltihap gibi etkenler kasık ağrısına neden olacaktır. Kasıkta oluşan fıtık, gözle görülmeyen, nokta fıtığı şeklinde olabilir. İleri evrelerde ise çok güçlü ve dayanılmaz ağrılar ortaya çıkar. Ayrıca; sağ kolonda bulunan rahatsızlıklar ve apandisit de erkeklerde kasık ağrısına neden olur.

Kasık ağrısı, diğer bazı hastalıkların da habercisidir. Erkeklerde oluşan kasık ağrısı, sağ ve sol olmak üzere, tek ya da iki taraflı ağrılar şeklinde yaşanabilir. Sağ karnın alt bölgesinde bir ağrı mevcutsa, büyük bir ihtimalle pankreas bölgesinde sıkıntı vardır. Ağrılar her iki bölgede de oluyorsa, bu durumda idrar yolları enfeksiyonu mevcuttur.


Erkeklerde Kasık Ağrısı Türleri ve Teşhisi
Ağrılar devamlı olarak sürebileceği gibi, aralıklı olarak başlayan ya da aktivite sırasında ortaya çıkan ağrılar şeklinde de olabilir. Bu durumu ayırt edebilmek için hastanın yaşını da göz önünde bulundurmak gerekir. Çocukluk döneminde meydana gelen kasık ağrılarında, ilk olarak fıtık olabileceği düşünülmeli ve daha sonra da diğer rahatsızlıkların araştırılması yapılmalıdır. Genç erkeklerde yaşanan kasık ağrılarında ise, öncelikle düşünülmesi gereken şey, o bölgede nokta fıtığının veya sporcu fıtığının olabileceğidir. Sporcu fıtığı, ağırlık sporlarıyla uğraşan kişilerde ya da basketbolcularda sıklıkla ortaya çıkan bir durumdur ve kasık ağrısına sebep olur. Bunun dışında, fıtık haricindeki nedenlerden (ilgili bölgedeki kemik yapısından) kasık ağrıları ortaya çıkabilir.

Kasık Ağrısı Neden Olur
Özellikle pubis kemiğinde bulunan travmalara bağlı olarak, kas ve ağrıların kemiğe yapıştığı yerlerdeki ufak kopmalar, kronik ağrılar şeklinde olabilir. Eklem yerlerinde de aşırı gerilmelere bağlı olarak, eklemin herhangi bir bağının zedelenmesi ya da ödem yapması gibi durumlarda kasık ağrıları yaşanabilir. Erkeklerde yaşanan kasık ağrıları, multidisipliner adı verilen birkaç uzmanlığı ilgilendiren bir rahatsızlık grubudur. Tanıyı koyabilmek için, ortopedi muayenesinde hastanın kas ve kemik yapısı, radyolojik görüntüleme testlerinde ultrasonografi, genel cerrahi incelemelerinde nokta ve kasık fıtığı, manyetik rezonans görüntüleme ve röntgen grafi gibi yöntemlerle ortaya çıkan sorunlar incelenir ve sonuca varılır. Bunların dışında iltihaplanma ve böbrek taşı kontrolü için idrar tetkikleri de yapılır.

Kasık Ağrısı Nasıl Tedavi Edilir?
Erkeklerde kasık ağrısının sebebi bir fıtık (kasık fıtığı) olarak teşhis edildiyse, kesinlikle cerrahi operasyon gerekmektedir. Fıtık bölgesinde bulunan boşluğun ya da fıtık halkasının acilen ameliyatla kapatılması gerekir. Tedavi teknikleri, hastaların yaş durumuna göre değişiklik gösterebilir. Genç bireylerde uygulanan tedavi yöntemi, genel olarak hastaların kendi dokularıyla yapılır. Yaşlı hastalarda ise daha çok sentetik bir malzeme kullanılır. Kasık ağrısı tanısı konulmuş ve bir kasık fıtığı söz konusu olmuşsa, bu durumda yine cerrahi müdahale gerekir.

Cerrahi müdahale ile ilgili bölgede oluşan bozulmalar, gençlerde hastanın kendi dokusuyla, yaşlılarda ise sorun olan bölgedeki boşluğun yama ile tamir edilmesi şeklinde gerçekleştirilir. Fıtık haricindeki kasık ağrılarında, hastalığın nedenine yönelik olarak tedavi uygulanır. Ağrının sebebi bir taş ise, ilgili taşın kırılması, endoskopik olarak alınması ya da düşürülmesi gerekir. İdrar yolları enfeksiyonu ise, uygun bir antibiyotik tedavi uygulanır.

Lenf bezlerinin büyümesi de kasık ağrılarına neden olabilir. Bu tür rahatsızlıklar genellikle antibiyotik tedavi uygulanarak iyileştirilebilir. Eğer tedavi olumlu yanıt vermiyorsa, cerrahi operasyon yapılır. Tüm hastalıklarda olduğu gibi, kasık ağrılarında da bir doktora danışılması önemlidir. Kasık bölgesinde kimi zaman lenf bezlerinin şişmesi, lenf bezi tümörleri ya da iltihaplanma gibi nedenlerden dolayı ağrılar yaşanabilir. Bu durumda antibiyotik tedavi uygulamalarının dışında diğer tedavi yöntemleri de gerçekleştirilebilir. Lenf bezi tümörlerinin büyümesi ya da gelişmesi tedaviye rağmen düzelmiyorsa, biyopsi alınmalı ve gerekirse operasyon yapılmalıdır. Kasık ağrısına sebep olan diğer hastalıkların tedavileri, hastalığa uygun tedavi işlemleri ile gerçekleştirilir.

Epidermis Nedir, Epidermisin Tabakaları Nelerdir?

Epidermis Nedir, Epidermisin Tabakaları Nelerdir?

Epidermis Nedir, Epidermisin Tabakaları Nelerdir?
Epidermis, tıpkı bir pasta tabakası gibi katmanlı yapılardan oluşan derinin üzerindeki ilk katlardan biridir. Bu katmanın ardından subkutis ve dermiş tabakaları gelir. Daha çok hücre içeren Epidermis, 3 ile 5 arasında hücre tabakasından oluşur. Ellerde ve yakada, özellikle de ayak tabanı ve avuç içindeki deri katmanı daha kalındır. Parmaksı çıkıntılarla dolu olan ve Epidermis adı verilen ilk tabaka, yoğun bir bağ dokusundan meydana gelir. Epidermal hücreler ise daha fazla keratin ofilamentleri olan keratin ostilerden oluşmaktadır. Daha sonra Malpigi denilen katmana doğru uzanır. Dezmozomlar ise özel bağlantılar aracılığıyla etrafındaki diğer keratin ositlerle birlikte bağlanır.

Epidermis
Dezmozomun dikensi bir görünümü vardır ve dikdörtgen görünümünden sonra yassı hale gelir. Bu durumla birlikte zengin bir protein oluşumu görülür. Daha sonra keratin ositler diske benzer bir hale dönüştükleri zaman bu sürecin bir parçasını oluştururlar. %70’lik bir oranla bulunan suyun stratum korneumda %30’a kadar indirgenmesi sonucu, kimyasal olarak daha dirençli bir protein şeridi yerleşir. Epidermis mikroskobik olarak gözlemlendiğinde, çok katlı skuamöz epitel yapıda olduğu görülür. Epidermisin çok katlı yapıdaki hücresel sıralanışında, en dıştaki hücreler devamlı olarak vücut yüzeyinden kaybedilir, fakat derin katlarında bulunan hücreler de sürekli olarak çoğaldıklarından, epidermisin kaybedildiği hücrelere rağmen daima aynı kalınlığı ve yapısını korur.

Epidermisin kat kat olan epitel yapısında, derinde bulunan ve çoğalma yeteneğine sahip olan hücrelerin çoğu kolumnar türde, ortada bulunanlar küboid ve en dıştakiler de yassıdır. Derin katlarda yer alan kolon şeklindeki hücreler (kolumnar), deri yüzeyine doğru yer değiştirirken yassılaşır, çekirdeklerini kaybeder ve keratin adı verilen protein açısından oldukça zenginleşir. Keratin, mekanik etkilere dayanıklı ve su geçirmeyen bir proteindir. Epidermisin en dış kısmını oluşturan yassı epitel tabakaya pul (boynuzsu) tabaka adı verilir.

Bilhassa epidermisin keratinleşen bölümü vücudun her bölgesinde aynı kalınlıkta olmaz. Mesela, epidermisin keratinleşmiş katmanı ayak tabanında ve avuç içlerinde çok kalın olmasına rağmen, göz kapaklarındaki deride oldukça incedir. Derinin mekanik faktörlerden çok etkilendiği bölümlerinde keratinleşme de fazlasıyla artar. Ağırlık sporuyla uğraşanların avuç içlerindeki nasırlaşma, bu duruma verilecek bir örnektir. Epidermis kendi içerisinde 5 tabakaya ayrılır.

Epidermisin Tabakaları
Epidermisin en dışında stratum korneum tabakası vardır. Bu tabakadaki hücreler yassı (skuamöz-pul), çekirdeklerini kaybetmiş ve keratin bakımından oldukça zenginleşmişlerdir. Yukarıda bahsettiğimiz deri yüzeyinden devamlı olarak kaybedilen hücreler bunlardır. Stratum korneum tabakasının bariyer görevi bakımından büyük önem taşıyan diğer bir özelliği de, alt bölümde bulunan Epidermis hücrelerinin tersine daha fazla polaeseramid içermesidir. Bu özelliklerinden dolayı Epidermisin vücuttaki fonksiyonları da oldukça önemlidir. Organları bütün dış faktörlere karşı kollayan ve bu hususta neredeyse hiç zarar görmeyen tabaka olması sebebiyle bilim adamları tarafından en değerli fonksiyon olarak belirtilmiştir.


Epidermis Nedir
Stratum korneum tabakasının altında ise Stratum lusidum vardır. Bu tabaka ayak tabanı ve avuç içi derisinin epidermisinde yer alır. Bunun altında da stratum granülozum tabakası vardır. Buradaki hücrelerde keratin taneleri görülmeye başlar. Stratum granülozumun altında Stratum spinozum adlı tabaka bulunur. En altta da epidermisin en derin tabakası olan Stratum bazele bulunur. Spinozum ve bazele tabakalarının ortak adı stratum germinavitumdur. Epidermisin ilk altında bulunan derinin tabakası, epidermisten stratum bazale tabakasına kadar eldiven parmakları şeklinde uzantılar gösterir (dermiş papillary). Bu uzantılar epidermis ve dermiş tabakalarının birbirlerine sıkıca tutunmalarını sağlar ve böylece her iki tabakanın birbiri üzerinde kaymasına engel olurlar.

Emar (MR) Nedir, Emar Nasıl ve Neden Çekilir?

Emar (MR) Nedir, Emar Nasıl ve Neden Çekilir?

Emar (MR) Nedir, Emar Nasıl ve Neden Çekilir?
Emar (MR) ya da MRG, yeni görüntüleme teknolojileri arasında bulunan, en etkileyici manyetik rezonans görüntüleme yöntemlerinden biridir. Emar, ağrısız ve alerjiye neden olabilecek herhangi bir ilaç alımı zorunluluğu olmayan, aynı zamanda x ışını gibi zararı olabilecek araçları kullanmayan bir tanı yöntemidir. MR çekilecek kişi güçlü bir elektromanyet içeren silindirin içine yatar ve vücuttaki hidrojen atomlarının enerji yaymasına neden olan radyo dalgaları gönderilerek işlem yapılır. Binlerce atoma ait olan bilgi (bunlar mıknatıs etkisi ile hareket eder) bir bilgisayara iletilir ve gözlemlenen bölgenin oldukça kaliteli bir görüntüsü elde edilir. Radyolog olan doktorlar bu görüntüleri değerlendirip hastalık hakkında bilgi toplarlar.

Emar Nasıl ve Hangi Amaçlarla Çekilir?
MR ile kemiklerin içi izlenebildiğinden, derin bölgeleri de incelemek mümkündür. Kafatasının içerisine bakarak beyin tümörü aramak, beyin kanaması ya da eklem sorunlarını değerlendirmek ve sinir kılıflarını gözlemleyerek çoklu skleroz bulgularını araştırmak gibi zor ve karmaşık işlemler gerçekleştirilebilir. Ayrıca bağlar, kaslar, kalp, kan damarları, karaciğer ve böbrek gibi organlar da taranabilir. Emar, beyin yapısını da değerlendirebilir ve bundan dolayı ruhsal sorunların gözlemlenmesinde de kullanılabilir.

Elde edilen verileri ve görüntüleri değerlendiren radyolog, bilgisayar vasıtasıyla ek bazı işlemler yapar ve daha detaylı bilgilere ulaşır. Emar ile insan vücudunun bir armudu dilimler gibi incelenmesi mümkündür. MR’ın tanıya katkı sağlayan özellikleri ile birlikte ek olarak yapılacak işlemler için hastanın hastanede kalma zorunluluğu yoktur. Ayrıca hastanın rahatsızlık yaşamaması ve doktorun neticeleri anında bildirmesi gibi faydaları da mevcuttur. Emar, günümüzde omurilik ve beyin hastalıkları ile patolojilerinin gözlemlenmesinde en kaliteli görüntüleme tekniğidir.

Emar
Hangi Durumlarda Emar Çekilmez?
Çok etkili ve üstün bir görüntüleme tekniği olmasına rağmen, Emar’ın kullanılamayacağı riskli hastalarda vardır. Bu hastaların başında, vücudunda metal protez olanlar gelir. Çünkü Mr’ın mıknatısı ilgili metalleri yerinden hareket ettirebilir. Riskli olan hastalar arasında; beyin damarlarına klips takılanlar, kalp pili olanlar, iç kulak protezi bulunanlar ve metal kalp kapakçığı olan kişiler yer alır. Şayet doktor tarafından MR tetkiki istenirse, bu tür durumların olup olmadığı konusunda doktorun haberdar edilmesi gerekir.

Hangi Durumlarda Emar Çekilir?
Tüm görüntüleme tekniklerinin kendine göre avantajları ve dezavantajları vardır. Bilgisayarlı Tomografi, bilindiği üzere X ışını kaynağı ile çalışmakta ve son derece hızlı sonuçlar vermektedir. Spiral bilgisayarlı Tomografi adı verilen sistemlerde beynin incelenmesi saniyeler içinde sonuçlanabiliyor. Trafik kazası geçirip durumu ağır olan ya da beyin kanaması geçiren bir kişide, anında yapılacak bir gözlemin ne kadar önemli olduğu tartışılmaz. Spiral bilgisayarlı Tomografinin diğer bir avantajı da, yeni oluşan bir kanama ister beyin dokusu dışında olsun isterse yüksek kan basıncı ile meydana gelmiş olsun, hastalığın hızla tanımlanması mümkündür. Bunun dışında vücudunun yumuşak dokularında herhangi bir metalik cisim bulunan hastaları ve kalp pili olanları Emar yoluyla incelemek mümkün değildir. Emar, beyin dokusunu daha iyi gösterir ve üzerinden zaman geçen kanamalar ile beyin enfarktüsünde daha başarılıdır.


Eski dönemlerde kullanılan MR cihazlarında çekimler uzun sürüyor ve bilhassa şuuru yarı açık veya kapalı yerde bulunma endişesi olan hastaları Emar’a sokmak sorun oluyordu. Birçok hastaya sırf bu nedenden ötürü günümüzde bile tetkik yapılamıyor. Bu olumsuz durum, 2005 yılından sonra ortaya çıkan 15 tesla Emar sistemleri ile ortadan kalktı. Radyoaktif madde ve X-ray ışını kullanmadan gerçekleştirilen MR çekimi, hasta için herhangi bir yan etkisi bulunmayan, tekrarı halinde hiçbir sakıncası olmayan ve sağlık bakımından en güvenli tanı yöntemidir. Tümör tanısında da bazı bölgedeki tümörleri MR’da lokalize etmek ve tümörün 3 boyutluörüntüsünü almak mümkündür.

Bunca yöntem arasında hangisinin seçileceğini, kesinlikle tıbbi gereksinimler belirleyecektir. Yapılacak tetkik konusundaki kararın sorumlu doktora bırakılması, en doğru tercih olacaktır.

Emar Tetkikleri Ne Kadar Zaman Alır?
Yeni teknoloji cihazlar ile birlikte, çok hızlı şekilde tetkikler yapılabilmektedir. Beyin emarının 3-4 dakikalık kısa bir sürede çekildiği sistemlerde, mükemmel kalitedeki görüntüler elde edilebiliyor. Eski sistemlerde 45 dakika kadar sürebilen standart çekimler en fazla 10 dakikada sonuçlanıyor.

Günümüzdeki MR sistemi ile gerçekleştirilen kısa çekim süreleri, ferah ve aydınlık çekim bölümü, hastaların kapalı yer korkusunu yok ederek rahatlama hissi veriyor. Böylece hastaların emar fobisi önlenmiş oluyor.

Emar İşlemi
Hamileler ve Bebekler MR Çektirebilir mi?
Radyoaktif madde ve X-ray ışınları kullanılmadan gerçekleştirilen MR çekimi, herhangi bir yan etkiye sahip değildir ve tekrarlanmasında sakınca yoktur. Aynı zamanda sağlık açısından en etkili ve güvenli tanı sistemidir. Şimdiye kadar yaşanmış herhangi bir yan etki olmamasına rağmen, hamilelerin bu konuda doktora danışmaları önerilir. Şayet doktor gerek görürse ve yazılı tetkik kağıdı verirse MR çekimi yaptırılabilir.

Yeni doğmuş bebekler ile 159 kiloya kadar olan her yaştaki hastaya emar tetkikleri yapılabilir. Ayrıca çocukların, kooperasyonu zayıf hastaların ve yaşlıların tetkikinde de oldukça kolaylıklar sağlanmıştır.

Beyin dokusunda bulunan enfarktüsü ve kanamayı gösterebilecek en temel ve en modern teknikler MR ve Bilgisayarlı Tomografidir. Özellikle MR, beynin neresinde hasar olduğunu, olayın nerede gerçekleştiğini, kanama mı yoksa enfarktüs mü olduğunu ve ne derecede yaygın olduğunu ortaya koyar. Bu teknikler ayrıca bazı beyin hastalıklarının (inmeyi taklit eden beyin tümörü gibi) ayırt edilmesine de yardımcı olur. Beyine gelen damarların durumunu anlamak için Doppler Emar ve Kateter anjiografisi teknikleri kullanılır.

Beyin damarlarının anjiografik incelenmesi, bilhassa kanamalarda önem taşımaktadır. Beyin kanamaları, yüksek tansiyon ya da damar sertliğine bağlı olarak ortaya çıkabilir. Anevrizma (damarlarda baloncuk oluşması) özel bir beyin kanamasına sebep olur. Beyinde çoğu zaman doğumsal olarak gözlemlenebilen damar yumakları da beyin kanamasına neden olabilir. Bu tür meydana gelebilecek beyin içi kanamalarında cerrahi operasyon gerçekleştirilebilir. Böyle durumdaki hastalarda anjiografik ve doppler incelemeleri önem taşımaktadır.

Emar Çektirmek Ne İşe Yarıyor?
Emar Nasıl Çektirilir

MR, çok sayıdaki beyin fonksiyonundan öncelikle beynin hangi kısımlarının sorumlu olduğunu, hastalıkların iyileşme evresinde ne tür değişimler ortaya çıktığını ve beyin fonksiyonlarının değişik hastalıklardan nasıl etkilendiğini analitik olarak ortaya koyar. Bilimsel incelemeler bir yana, tedavi aşamasında oldukça işe yaramakta ve etkin olarak kullanılmaktadır. Bir tümörün ya da kanamanın, herhangi bir bölgeyi ne kadar ilgilendirdiğini MR ile tespit etmek mümkün oluyor. Bu sayede hastanın ameliyat edilmesi durumunda ne kadar hasar olacağı, operasyondan önce biliniyor. Doğuştan ortaya çıkan işitme ve konuşma bozukluğu gibi durumlarda değişik beyin sorunlarının ilaç tedavisinin gözlemlenmesi gibi birçok alanda Fonksiyonel MR yönteminin yardımı vardır.

Beyin cerrahlarına kolaylık sağlayan Fonksiyonel MR, ameliyat öncesinde doktora en doğru yolu gösteren görüntüleri sunar. Ülkemizde sadece birkaç yerde kullanılan bu sistemle, tümör ameliyatı gibi zor operasyonlar hastayı paralize etmeden gerçekleştirilebiliyor. Bir yandan beyin tümörü alınırken diğer yandan beyindeki diğer işlevlerin hasar görme riski en aza indiriliyor. Tanı merkezi MR çekiminde en güncel teknoloji hizmete sunuluyor ve Fonksiyonel MR uygulamaları başarıyla gerçekleştiriliyor.

Tam Buğday Ekmeği Nedir, Tam Buğday Ekmeğinin İçeriği ve Faydaları Nelerdir?

Tam Buğday Ekmeği Nedir, Tam Buğday Ekmeğinin İçeriği ve Faydaları Nelerdir?

Tam Buğday Ekmeği Nedir, Tam Buğday Ekmeğinin İçeriği ve Faydaları Nelerdir?
Az miktarda karbonhidrat tüketimi veya protein ağırlıklı bir beslenme şekli öneren uzmanlar hariç, hemen hemen tüm beslenme uzmanları beyaz ekmek yerine tam buğday ekmeğinin tüketilmesini uygun buluyor. Beyaz ekmeğe göre çok daha faydalı olduğu şüphesiz, tam buğday ekmeğinin normal ekmeğe karşı olan en önemli avantajı, daha fazla besin lifi içermesidir. Bir dilim beyaz ekmek 1,4 gr besin lifi içerirken, tam buğday ekmeği 2,6 gr kadar besin lifi içeriyor. “Besin lifinin etkisi nedir?” diye soracak olursanız, daha az ekmek tüketimi ile daha uzun süre tok kalmayı sağlıyor. Bunun dışında, bağırsak hareketini düzenlemek gibi sindirim üzerinde de olumlu bir etkisi mevcut. Sonuç olarak, beyaz ekmekten vazgeçip tam buğday ekmeği tüketirseniz, hem sindirim sisteminiz daha iyi çalışır hem de daha az kalori almış olursunuz.

Tam Buğday Ekmeğinin Beyaz Ekmekten Farkı Nedir?
Tam buğday ekmeği üretilirken buğdayın tamamı kullanılmaktadır. Başka bir deyişle, tam buğday ekmeğinin ayrıştırılan herhangi bir bölümü bulunmaz. Beyaz ekmek üretiminde ise buğdayın ruşeym ve kepek kısmı ayrılmaktadır. Tam buğday ekmekleri 3 bölümden oluşur;
Kepek: En dış bölümdür ve buğdayın %15’ini oluşturmaktadır. Ayrıca lif bakımından da buğdayın en zengin kısmıdır.

Ruşeym: Buğdayın çekirdek bölümüdür ve buğdayın %2,5’luk bir kısmını oluşturur. Lif, vitamin ve mineraller bakımından oldukça zengindir.

Endosperm: Buğdayın büyük bölümü olarak adlandırılır ve %80’lik bir kısmını oluşturur. Bilhassa nişasta bakımından zengindir.

Tam buğday ekmeğinin yapılışı sırasında yukarıda saydıklarımızın tamamı kullanılırken, beyaz ekmek üretiminde sadece endosperm kullanılmaktadır.

Tam Buğday Ekmeğinin Faydaları
Kolesterol: Kötü kolesterol olarak tanımlanan ve vücut için zararlı olan kolesterol, tam buğday ekmeği tarafından düşürülür. Kolesterol seviyesinin dengelenmesi için tam buğday ekmeği tüketilmelidir.

Sindirim Sistemi: Tam buğday unundan yapılan ekmekler, lif bakımından beyaz ekmeğe göre daha çok içeriğe sahiptir. Sağlıklı ve dengeli beslenme programlarında lifli gıdaların önemli bir yeri vardır. Bu gıdaların en önemli özelliği, bağırsak hareketini sağlaması ve kabızlığı önlemesidir. Tuvalet sorunu olan bireylerin bol lifli besinler tüketmesinin ve beyaz ekmeğe göre tam buğday ekmeğini tercih etmelerinin nedeni de budur. Çünkü buğdayın ruşeymi ve kepeği beyaz ekmek yapılırken ayrılır. Hâlbuki buğdayda bulunan lif deposu, buğdayın ruşeym kısmında ve kepeğindedir.


Tam Buğday Ekmeği
Düşük Glisemik İndeks: Beyaz ekmeğin glisemik indeksi tam buğday ekmeğine nazaran daha yüksektir. Beyaz ekmekte %70’in üzerinde glisemik indeks bulunurken, tam buğday ekmeğinde bu oran %50’dir. Böylece tam buğday ekmeğini tüketildikten sonra daha uzun bir süre tokluk hissi oluşur. Ayrıca ani acıkmalar önlenir ve kan şekeri aniden yükselmez. Beyaz ekmekte ise bu durumun tam tersi söz konusudur. Glisemik indeksin tanımını yapacak olursak; karbonhidrat içeren tüm yiyecekler kan şekeri seviyesinin farklılık göstermesine sebep olur. Yemek yendikten sonra vücut, besinlerdeki glikozu basit şekere dönüştürür. Daha sonra glikoz kan dolaşımına girer ve vücudun her bölgesinde dolaşmaya başlar. Aynı zamanda hücrelere de girer ve enerji üretiminde kullanılır. Glisemik indeks, işte bu besinlerin bahsettiğimiz işlemi ne kadar hızlı yaptığının ölçülmesi için kullanılan bir listedir. Besinlerde glisemik indeks yüksek olursa, kan şekeri de hızla yükselir ve kısa bir süre sonra açlık hissi oluşur. Glisemik indeks düşük olursa, uzun süre tokluk hissi yaşanır ve şekerin dengede kalması sağlanır.

Vitamin ve Mineraller: Besin değeri, tam buğday ekmeklerinde çok yüksektir. Gerek mineraller ve gerekse vitaminler bakımından beyaz ekmeğe nazaran oldukça zengindir. Tam buğday ekmeği B vitaminlerinin çoğunu (özellikle folik asit) ve E vitamini içerir. Beyaz ekmeğin üretimi sırasında bahsedilen bu vitaminlerin büyük bir bölümü kaybedilir. Tam buğday ekmeğinde bu vitaminlerin dışında selenyum, potasyum ve demir mineralleri de vardır.

Kilo Vermek: Tam buğday ekmeği, uzun bir süre tokluk hissi vermesi nedeniyle diyet programlarında sıklıkla yer alır. Beyaz ekmeğe nazaran daha çok besleyici olmasının yanında onun gibi yüksek kalori değerine de sahiptir. 3 dilim beyaz ekmek yerine 3 dilim tam buğday ekmeği tüketmek kilo vermeyi sağlamaz, fakat günde bir dilim ekmek yenecekse ve bu tam buğday ekmeği olursa, vitamin, besin lifi ve mineraller bakımından normal ekmeğe göre daha avantajlı olacaktır. 40 gramlık (ortalama bir dilim kalın) beyaz ekmekte 100 kalori bulunurken, tam buğday ekmeği yaklaşık olarak 85 kalori içermektedir.

Yüksek Tansiyon: Kan basıncının kontrol edilmesi için tavsiye edilen besin lifi, magnezyum, potasyum, demir, selenyum ve folik asit mineralleri bakımından zengin olan tam buğday ekmeği, tansiyon hastası olanlarda tansiyonun düşürülmesine katkı sağlayabilir. Hem tansiyonu hem de kolesterolü düşürmesi sebebiyle, tam buğday ekmeği için kalp sağlığına yararlı bir ekmek diyebiliriz. Yine de kontrollü olarak tüketilmesi gerektiğini belirtmemiz lazım. Çünkü tam buğday ekmeği tansiyon hastalarına tavsiye edilmeyen sodyum bakımından da zengin bir ekmek türüdür. Bir ince dilim tam buğday ekmeği sağlıklı bireyler için önerilen sodyum miktarının (günlük) %6’sı kadarını karşılamaktadır.

Tam Buğday Ekmeğinin Besin Değerleri
Ortalama 28 gram (bir ince dilim) tam buğday ekmeği;

12 gram karbonhidrat

69 kalori

0.1 miligram E vitamini (bu oran günlük ihtiyacın %1’idir)

2 gr besin lifi (günlük ihtiyacın %8’idir)

0.1 miligram B1 vitamini (günlük ihtiyacın %7’sidir)

2.2 mikrogram K vitamini (günlük ihtiyacın %3’üdür)

0.1 miligram B2 vitamini (günlük ihtiyacın %4’üdür)

0.1 miligram B6 vitamini (günlük ihtiyacın %3’üdür)

1.3 miligram B3 vitamini (günlük ihtiyacın %7’sidir)

14 mikrogram folik asit (günlük ihtiyacın %3’üdür)

0.7 miligram demir (günlük ihtiyacın %4’üdür)

30 miligram kalsiyum (günlük ihtiyacın %3’üdür)

23 miligram magnezyum (günlük ihtiyacın %6’sıdır)

69.4 miligram potasyum (günlük ihtiyacın %2’sidir)

56.6 miligram fosfor (günlük ihtiyacın %6’sıdır)

132 miligram sodyum (günlük ihtiyacın %6’sıdır)

11.3 mikrogram selenyum (günlük ihtiyacın %16’sıdır)

0.1 miligram bakır (günlük ihtiyacın %5’idir)

0.5 miligram çinko (günlük ihtiyacın %3’üdür)

0.6 miligram manganez içermektedir (günlük ihtiyacın %30’udur).

Tam Buğday Ekmeğinin Faydaları
Listede günlük ihtiyaç olarak belirttiğimiz oranlar, sağlıklı bireyler için tavsiye edilen 2000 kalorilik referans diyet esas alınarak yazılmıştır. Vücudun mineral ve vitamin ihtiyacı kişinin yaşına, sağlık koşullarına ve cinsiyetine göre değişiklik gösterebilir. Bu konu ile ilgili detaylı bilgileri doktorunuzdan öğrenmenizi öneririz. Sağlıklı bireyler için tam buğday ekmeğinin hiçbir zararı yoktur ve tüketilmesi desteklenir. Buna rağmen çocuklarda sürekli olarak kepekli ya da tam buğday ekmeğinin tüketilmesi, bağırsak sisteminin işleyişi bakımından önerilmez.

Devamlı olarak kepek ya da tam buğday ekmeği tüketen çocuklarda sindirim sistemi bakımından bir takım olumsuzluklar yaşanabilir. Burada bilinmesi gereken şey, “çocuklar asla tam buğday ekmeği yememelidir” gibi bir yargıya varılmamasıdır. Çocuklar için en sağlıklı olan, bütün ekmek türlerinin dönüşümlü ve kontrollü bir şekilde tüketilmesidir.

Zeytinyağlı Saç Maskesi Nedir, Zeytinyağı ile Saç Maskesi ve Saç Bakımı Nasıl Yapılır?

Zeytinyağlı Saç Maskesi Nedir, Zeytinyağı ile Saç Maskesi ve Saç Bakımı Nasıl Yapılır?

Zeytinyağlı Saç Maskesi Nedir, Zeytinyağı ile Saç Maskesi ve Saç Bakımı Nasıl Yapılır?
Doğru ve saça uygun bir bakım ile parlak, sağlıklı ve hacimli saçlara sahip olabilirsiniz. Üstelik bunu yaparken pahalı ürünleri almanıza da gerek yok. Birkaç pratik yöntemle evinizde zeytinyağı maskesi hazırlayabilir ve en iyi saç bakım kürlerini uygulayabilirsiniz. Zeytinyağını tek başına kullanabilir ya da başka malzemeler ile karıştırarak farklı saç maskeleri hazırlayabilirsiniz.

Zeytinyağı ve Bal Maskesi
Öncelikle kaliteli ve saf bir zeytinyağı kullanın. Saf zeytinyağı, diğerlerine nazaran daha pahalı olabilir, fakat hem kokusu daha güzeldir hem de antioksidanlar ve vitaminler bakımından oldukça zengindir. Saçınıza parlaklık ve güç vermesi için saf zeytinyağı seçmelisiniz.
Zeytinyağı şişesinin içine 1-2 gün önceden bir dal kuru lavanta ya da biberiye koyarsanız, hem faydasını arttırırsınız hem de hoş bir koku elde edersiniz. Ayrıca rahatlamanız için de bu malzemeler iyi bir seçim olacaktır.

Yarım bardak zeytinyağı içine, doğal bir nemlendirici olan baldan 1/4 oranında ekleyin ve karıştırın. Balın içeriğinde de antioksidan vardır ve yıpranmış saçların onarılmasına katkı sağlar.

Hazırladığınız maske aşırı yapışkan olursa, biraz daha zeytinyağı ekleyebilirsiniz.

Eczaneden alınan 2-3 adet E vitamini kapsülünü delerek karışım içine sıkın ve iyice karıştırın. E vitamini hem saç derisini yatıştırır hem de yıpranmış saçların onarılmasına yardımcı olur.

Karışımı fırça yardımıyla saçınıza uygulayabilirsiniz. Özellikle yıpranmış ve kuru saçların olduğu bölgelere yoğunlaşın. Uygulamanın ardından, karışımın tüm saçınıza yayıldığından emin olun.

Duş bonesi ile saçınızı sardıktan sonra 90 dakika bekleyin.

Son olarak, saçınızı ılık suyla durulayın ve şampuanla yıkadıktan sonra nemlendirici uygulayın.


Zeytinyağlı Saç Maskesi
Zeytinyağı ve Hindistan Cevizi Yağı
Hindistan cevizi yağı, bilhassa yıpranmış saçlara iyi gelir. Ayrıca kuru, kaşınan ve kepekli saç derisi için de mükemmel bir etkisi vardır. İçerisinde renklendirici, ilave koku ve tatlandırıcı bulunmayan, kaliteli bir Hindistan cevizi yağı aldıktan sonra şu adımları uygulayın;

1 ölçü zeytinyağı ile 2 ölçü Hindistan cevizi yağını iyice karıştırın (saçınız kısaysa 1 yemek kaşığı zeytinyağı ile 2 yemek kaşığı Hindistan cevizi yağı yeterlidir). Saçınızın yoğunluğuna ve uzunluğuna göre bu ölçüleri ayarlayabilirsiniz.

Eliniz yardımıyla masaj yaparak karışımı tüm saçınıza uygulayın. Özellikle saç uçları daha yıpranmış ve kuru olabileceği için bu bölgelere yoğunlaşın. Parmaklarınızla ya da geniş dişli bir tarak ile saçınızı tarayın.

Duş bonesiyle saçınızı sarın ve gece boyunca bekleyin.

Sabah ılık suyla saçınızı durulayın ve daha sonra şampuanla yıkayıp nemlendirin.

Zeytinyağı ve Muz Maskesi
A ve E vitaminleri bakımından zengin olan muz, sağlıklı saçlara sahip olmanız için iyi bir yardımcıdır. Muzun içeriğinde bulunan pektin ve şeker ise, saç neminin korunmasına katkı sağlar. Bu maske özellikle çok fazla işlem gören ve kuru saçlar için uygundur.

Büyük bir muzu soyduktan sonra kasenin içinde ezin.

Ezilmiş muz üzerine 1/4 bardak saf zeytinyağı ilave edin ve iyice karıştırın.

Karışım içerisine 1 çay kaşığı bal ekleyin ve tekrar karıştırın.

Hazırlanan maskeyi tüm saça uygulayın.

Duş bonesi ile sardığınız saçı, 30 dakika boyunca bekletin.

Ilık su ile duruladıktan sonra şampuanla yıkayın ve nemlendirici uygulayın.

Zeytinyağı ve Avokado Maskesi

Olgun bir avokadonun kabuğunu soyun ve bir kase içerisinde ezin.

2 yemek kaşığı zeytinyağı ve bal ekleyerek iyice karıştırın.

En çok zarar saçınızın uç kısımlarında olacağı için, bu bölgelere yoğunlaşarak maskeyi tüm saça uygulayın.

Duş bonesiyle saçınızı sarın. Bu maske özellikle ısıyla birlikte daha çok etki göstermektedir, fakat bonenin yanmasını istemezsiniz değil mi? Saç kurutma makinenizi en düşük ayara getirin ve 15 dakika kadar ısıtın veya güneşli bir yerde 30 dakika boyunca oturabilirsiniz.

Saçınızı ılık suyla durulayın. Bu maske diğerlerine göre daha yoğun olduğu için masaj yoluyla durulamak gerekebilir. Daha sonra şampuanla saçınızı yıkayın ve nemlendirin.

Avokado; doymamış yağ, A ve E vitaminleri bakımından zengindir. Bundan dolayı saçlara parlaklık ve nem kazandırır. Avokadoda bulunan doğal yağlar, saçtaki ve ciltteki yağa çok benzer. Avokadonun kabarık ve kuru saçlar için ideal bir malzeme olmasının nedeni de budur.

Zeytinyağı maskelerinde bazen çiğ yumurta da kullanılır. Bu uygulamadan kesinlikle uzak durmanızı öneririz. Çünkü çiğ yumurtada zararlı mikroplar olabilir ve oral yolla kolayca vücudunuza girebilir.

Zeytinyağı ile Saç Bakım Kürü Nasıl Yapılır?
Yarım su bardağı zeytinyağını ılıtmak için bir kaba koyun ve 20 dakika ısıtın (orta ateşte). Ateşte fazla tutmamaya özen gösterin, çünkü yağı yakabilirsiniz. Ilıdıktan sonra ateşten alın. Zeytinyağını ısıtırken kıyafetlerinize veya etrafa sıçramaması için yanınıza bir havlu alın ve saç bakımını yapacağınız yeri hazırlayın. Parmak uçlarınızı yağa batırıp saçınıza ve saç diplerinize hafifçe masaj yapın. Saç derisi kuruysa zeytinyağı ile ovabilirsiniz. Şayet yağlı saçlarınız varsa, saç diplerinden birkaç santim yukarıda olacak şekilde masajı uygulayabilirsiniz.

Zeytinyağı ile saçınızı iyice ovaladıktan sonra boneyi geçirin. Maskenin kafa derisine, saç diplerine ve saç tellerine iyice etki etmesi için yarım saat boyunca bekleyin.

Saçlarınızı hafif bir şampuanla yıkayın ve daha sonra bul suyla durulayın. Kafa derisinin de zeytinyağından iyice arınması gerekir.

Zeytinyağı ile saç bakımı yapmak bu kadar kolay ve pratik. Ayda 1-2 kere bu uygulamaları yapabilir, daha parlak, hacimli ve sağlıklı saçlara kavuşabilirsiniz. Zeytinyağı kürü, saçınızı daha yumuşak ve daha kolay taranır bir hale de getirecektir. Bu bakım yöntemleri size pek uygun gelmiyorsa, farklı doğal yağlarla da saç bakımı yapabilirsiniz. Zeytinyağının kokusundan rahatsız oluyorsanız, kokuyu azaltmak için Hindistan cevizi yağı, jojoba yağı, aroma terapi yağları ya da susam yağı gibi güzel kokulu yağlarla karıştırabilirsiniz. Zeytinyağını saçınıza uyguladıktan sonra, yıkama aşamasında daha fazla şampuana ihtiyacınız olabilir. Bilhassa kafa derisinde zeytinyağı kalırsa gün içerisinde kaşıntıya sebep olur. Bundan dolayı güzelce yıkamalı ve durulamalısınız. Saçlarınız zeytinyağı maskesinden sonra çok yağlı kaldıysa, diğer sefer daha az zeytinyağı kullanın.

Zeytinyağlı Saç Maskesi Nasıl Yapılır
Zeytinyağının Saça Faydaları Nelerdir?
Çok eski dönemlerden beri kullanılan zeytinyağı, saçların dışında vücut için de oldukça yararlıdır. Birçok saç maskesinde ve cilt bakım maskesinde tedavi amaçlı olarak kullanılır. Saçlarınızda kepek varsa ve geçmiyorsa, zeytinyağı ile limonu karıştırarak saçınıza uygulayabilirsiniz. Zeytinyağı saç derinizdeki tabakayı nemlendirirken, limon suyu kepekleri yumuşatır. Kurumuş saç derilerinde kepek sorunu daha çok görülür. Saçlara uygulanan zeytinyağı ve limon suyu karışımı, yaklaşık 20 dakika kadar bekletilmeli ve daha sonra saç yıkanmalıdır. Bu maskeyi haftada bir kez uygulayarak kepek derdine son verebilirsiniz.

Nemlendiricileri bir kenara bırakın ve bundan sonra zeytinyağı kullanmaya başlayın. Zeytinyağı, saçın kaybettiği nemi geri kazandırır ve geriye daha güçlü saçlar bırakır. Aynı zamanda parlak ve hacimli saçlar için de zeytinyağı önerilmektedir. İçeriğinde bulunan A ve E vitaminleri antioksidan görevi yaparak saçlardaki keratinin korunmasını sağlar.

Ani Kilo Kaybı ve Halsizlik Neyin Belirtileridir, Nedenleri Nelerdir?

Ani Kilo Kaybı ve Halsizlik Neyin Belirtileridir, Nedenleri Nelerdir?

Ani Kilo Kaybı ve Halsizlik Neyin Belirtileridir, Nedenleri Nelerdir?
Sağlıklı ve zinde kalmak, herkesin istediği bir durumdur. İnsanlar bu amaç doğrultusunda doğru beslenmeye gayret gösterirken, egzersiz ve sporlarını da birlikte yaparlar. Buna rağmen spor, egzersiz ve düzenli beslenme alışkanlıkları sonucunda bile, kilo almak yerine kilo verilebiliyor. Zinde ve sağlıklı kalmak için sürekli uğraşan bireylerde, kilo kaybı aslında normal bir durum değildir. Böyle bir olayın mutlaka gözlemlenmesi gerekir, çünkü başka hastalıklar söz konusu olabilir. Ani kilo kaybı yaşıyorsanız ve kendinizi halsiz hissediyorsanız, bunun altında yatan başka bir durumun olup olmadığını düşünmeli ve zaman geçirmeden doktora giderek bilgi almalısınız.

Bu gibi durumlar kendiliğinden oluşmaz ve mutlaka bir ya da birkaç nedeni vardır. Zamanında önlem alınmaz ve gerekli tedavi uygulanmazsa, çok kötü sonuçların ortaya çıkması engellenemez. Ani ve aşırı kilo kaybı ile halsizliğin neden olduğuna yönelik birkaç durumu paylaştık. Ana başlıklar altında belirtecek olursak; crohn hastalığı, addison hastalığı, demans, çölyak hastalığı, Parkinson, depresyon, diyabet, kanser, beslenme bozuklukları, hipertiroidi, hiperkalsemi, AIDS-HIV, peptik ülser, kronik obstrüktif akciğer hastalıkları ve ülseratif kolit gibi pek çok hastalık, ani kilo kaybına ve halsizliğe sebep olabilir.

Ani Kilo Kaybı
Ani Kilo Kaybı ve Halsizliğin Belirtileri, Nedenleri
Tam olarak açıklanamayan ani kilo kaybı ve beraberinde ortaya çıkan halsizliğin muhtemel nedenleri şunlardır;

Kanser: Kanser hastası olan bireylerde ani kilo kaybı yaygın ve sıklıkla gözlenen bir durumdur. Vücutta bulunan kanserli tümörler ani ve aşırı kilo kaybına neden olur. Nedeni ise, tümörlerin çok hızlı kalori yakmalarıdır. Sonuç olarak, kanser hastaları ve kanser tedavisi gören bireylerde açıklanamayan ani kilo kayıpları yaşanır.

Addison Hastalığı: Kronik adrenal yetmezliği olarak tanımlanan Addison hastalığında, hormonal bozukluklar ortaya çıkar, kortizol ve aldosteron böbrek üstü bezleri yeterli miktarda üretilemez. Bu hastalığın ciddiye alınmaması, bireyleri oldukça tehdit edebilir. Ani kilo kaybı ve halsizlik de addison hastalığının belirtilerinden iri olarak bilinmektedir.

Kronik İshal: Uygun olmayan gıdaların tüketilmesiyle birlikte vücuda giren mikropların sebep olduğu, gastroenterit olarak adlandırılan viral enfeksiyonlar ishale yol açmaktadır. Bu hastalık tedavi edilse bile, dört haftayı geçen zamanlarda kronik ishal olarak kabul edilir. Kronik ishal sonucunda ise ani kilo kaybı ve halsizlik kaçınılmaz olur.

Çölyak Hastalığı: Sindirim yapılırken, astarların neden olduğu, ince bağırsağın glütene karşı olumsuz tepkilerle hasar görmesi durumudur. Bu olay, belirli gıdaların absorbe edilirken yetersiz kalması ve karakterize bir durum olarak tanımlanır. Ani kilo kayıpları, beyni, periferik sinir sistemini ve karaciğeri etkileyen diğer komplikasyonların takibi ile gerçekleşmektedir. Diğer bir neden de, emilim bozukluklarının olmasıdır.

Koah: Bir tür akciğer hastalığı (kronik obstrüktif) olarak bilinmektedir. Temiz havanın akciğere alınmasını engeller ve sürekli olması halinde ani kilo kaybı gerçekleşir.

Demans: Demans sadece bir hastalık değil, aynı zamanda Parkinson, Alzheimer ve Huntington gibi hastalıklarla ilgili olan semptomlar arasında bulunan bir durumdur. Demans sebebiyle ani kilo kayıpları, konuşma bozuklukları, hafıza ve duygu kaybına sebep olan beyin fonksiyonlarının yitirilmesi gibi sorunlar ortaya çıkabilir. Yemek yemeyi unutan demans hastalarının bile olduğunu düşünürsek, ani kilo kayıplarının yaşanacağını kestirmek zor olmaz.


Crohn Hastalığı: Sindirim sisteminin astar yolu enflamasyonuna neden olmasıyla ortaya çıkan, değişik bölgelerde etkiler gösteren ve ender olarak görülen bir hastalıktır. Bu hastalık; şiddetli ishallere ve karın ağrısına neden olabilir. Bazı durumlarda da yetersiz ve dengesiz beslenme sonucunda da crohn hastalığı ortaya çıkabilir. Hastalığın teşhisi ve tedavisi zamanında yapılmazsa, hayatı tehdit edici bir hale gelebilir. Çok güçlü karın ağrılarının etkisiyle, ani kilo kaybına da neden olabilir.

Depresyon: Devamlı üzüntü, buhran ve stres yaşanması gibi durumlar, ruhsal depresyon olarak bilinmektedir. Bu gibi vakalarda kilo kayıpları, iştahsızlık ve halsizlik görülebilir. Bunun tam tersi olarak, bazı hastalarda iştah artışı da olabilir.

Diyabet: Yüksek kan şekeri seviyesiyle karakterize olan bir hastalık türüdür. Şeker seviyesi aşırı yüksek olarak ilerlerse, genellikle aşırı susama ve ani kilo kayıpları gibi belirtiler görülür. Yüksek şeker seviyesi böbrekler tarafından absorbe edilir ve bunun sonucunda aşırı susama gerçekleşir. Bunun yanında, böbreklerden emilen şekerin idrardan geçmesi ile daha ciddi durumlar ortaya çıkar. Sonuç olarak ani kilo kaybı ve halsizlik meydana gelir.

AIDS-HIV: Hayatı çok kötü yönde etkileyen, kronik bağışıklık eksikliği sendromu olarak tanımlanır. HIV, bağışıklık sisteminde tahriplere neden olur ve enfeksiyonların vücuda kolayca bulaşmasına yol açar. TB (Tüberküloz), CMV (Sitomegalo virüs) gibi AIDS ya da HIV hastalıklarında, bağışıklık sistemi çoktan çökmüştür ve vücut, farklı hastalıklar için adeta bir oyun alanı haline gelmiştir. Diğer hastalıklarla birlikte, ani kilo kaybı ve aşırı halsizlik gibi durumlar da ortaya çıkar.

Parkinson: Vücudun bütün sinir sistemini etkileyen bir hastalıktır. Nedeni ise, beynin orta bölümünde dopamin üreten hücrelerdir. Kesin bir tedavisi olmayan Parkinson, sinir sisteminde oluşan dejeneratif bir hastalıktır. Belirtileri arasında; hareketlerde kısıtlama, kol ve bacakta sertlikler, vücudun değişik bölgelerinde kontrolsüz sallanmalar, titreme, istem dışı hareketler, denge sorunları ve duruş hareketlerinde bozukluklar gibi durumlar vardır. Ayrıca, Parkinson olan hastalarda ani kilo kayıpları sıklıkla görülmektedir.

Ani Kilo Kaybı Belirtileri
Peptik Ülser: İnce bağırsak, yemek borusu ve mide üst kısımlarının iç yüzeylerinde ortaya çıkan yaralar, peptik ülser olarak adlandırılır. Bakteriyel enfeksiyon ya da kullanılan ilaçlar, peptik ülsere neden olabilir. Hastalığın en sık görülen belirtileri ise; siyah veya kırmızı renkli dışkılar, kan kusma, ani kilo kaybı, halsizlik ve iştahta huzursuzluktur.

Ülseratif Kolit: Sindirim sisteminin bazı bölgelerinde, uzun süreli iltihaba sebep olan kronik bir hastalıktır. Genellikle rektum iç astarları ve kalınbağırsağı etkiler. İltihaplı bir bağırsak hastalığıdır. Belirtileri; rektal ağrılar, rektal kanama, karın krampları, kanlı ishal ve karın ağrılarıdır. Bu durumların sonucunda ani kilo kaybı da ortaya çıkar.

Hiperkalsemi: Kandaki kalsiyum değerlerinin yüksek seviyede olması durumudur. Kalsiyum; sinirlerin, beynin ve serbest hormonların işlemesini sağlar, kasların gelişimi ve kemik yoğunlukları bakımından oldukça gereklidir. Kandaki kalsiyum düzeyini dengeleyen bezler (paratiroid bezleri) çok aktif oldukları zaman hiperkalsemiye neden olurlar. Hastalığın ilerleyen evrelerinde iştah kaybı, kabızlık ve aşırı susama gibi durumlar ortaya çıkar. Hiperkalseminin neden olduğu bu durumların sonucunda da ani kilo kaybı ve halsizlik vakaları yaşanır.

Hipertiroidi: Tiroid bezlerinin, tiroksin hormonunda aşırı bir üretim gerçekleştirmesi durumudur. Düzensiz ve hızlı kalp atışları, sinirlilik, terleme ve ani kilo kaybı gibi rahatsızlıkları beraberinde getirir.

Beslenme Bozuklukları: Yeme bozukluğu veya beslenme bozukluğu (Anorexia Nersova) hastalığında, bireyler ne kadar yemek yedikleri ve bu yemekle kaç kilo aldıkları konusunda takıntılı bir haldedirler. Anorexia nersova rahatsızlığı olan bireyler, kendilerini uzun süre aç bırakabilir ya da aşırı egzersiz yapabilirler.

Saydıklarımızın dışında, bütün uyarıcı ve uyuşturucu özelliği olan maddeler de ani kilo kayıplarına neden olur. Bilhassa afetamin etkisi veren uyuşturucular (eroin, kokain), aşırı iştahsızlık, kilo kaybı ve halsizlik gibi vakaları ortaya çıkarır. Zamanında müdahale ve tedavi edilmezse, sonu ölümle biter.

Karoten Nedir, Nelerde Karoten Bulunur?

Karoten Nedir, Nelerde Karoten Bulunur?

Karoten Nedir, Nelerde Karoten Bulunur?
Karoten, birbiriyle ilişkili bazı bileşikler için kullanılan bir terimdir. Formülü C40H56 olan karoten, özellikle fotosentez için önemi olan fotosentetik bir pigmenttir. Soğurduğu ışığı klorofile aktarır ve fotosenteze yardımcı olur. Birçok sebze (havuç gibi) ve meyvenin turuncu renginden de sorumludur. Karoten, kimyasal olarak değerlendirildiğinde bir terpen olarak karşımıza çıkar. Başlıca iki türü mevcuttur. Bunlar; Yunan harfleriyle belirtilen α-karoten (alfa-karoten) ve β-karotendir (beta-karoten). Bunların dışında delta, epsilon ve gama karotenler de bulunur. Beta-karoten, iki farklı retinil gruptan oluşmaktadır. Ayrıca ince bağırsak mukozasında dioksijenaz tarafından yıkıma uğrar ve retinole (bir çeşit A vitamini) dönüşür. Karoten, ayrıca bir provitamin sayılmaktadır, çünkü karaciğerde depolanır ve gerektiğinde A vitaminine dönüşebilir.

Beta-Karoten ve Karotenemi Nedir?
Beta karoten, alfa karotene göre daha yaygındır ve turuncu, sarı, yeşil yapraklı meyvelerde veya sebzelerde bulunur. Bunlar arasında ıspanak, domates, havuç, marul, kavun, tatlı patates, brokoli, kabak ve portakal en başta gelir. Bir sebze veya meyvenin rengi ne kadar çok renkli olursa, içerisindeki beta-karoten miktarı da o kadar yüksek olur. Turuncu ve sarı çan biberlerde de beta-karoten bulunur, fakat Capsicum türüne ait olan çan biberlerdeki kırmızı rengin kaynağı o değildir. Bitkiler aleminde birçok renkli bileşik ve karotenoid mevcuttur. Bitkilerin bileşikleri üretebilmek için sarf ettikleri enerjinin, onlara kattığı avantajlar şunlardır; meyvelerin yenerek tohumların dağıtılması için hayvanların dikkatini çekmek, polinasyon için böcekleri cezbetmek, hücrelerin hayati fonksiyonlarının devam etmesi için mor ötesi ışınların olumsuz etkilerinden korunmak.

Karoten Nedir
Bir antioksidan olan beta-karoten, zararlı radikallerin (serbest) çoğunun bertaraf edilmesinde yardımcı olabilir. Buna rağmen beta-karotenin gıda takviyesi olarak (hap şeklinde) kullanılmasının, kanseri önleyen etkisi hala tartışılmaktadır. Hiperkarotenemi veya karotenemi, aşırı karoten anlamına gelir, fakat A vitaminin tersine karoten toksik değildir. Karotenemi tehlikeli olmamakla birlikte derinin sarılaşmasına yol açabilir.

Nelerde Karoten Vardır?
Lipit ve proteinlerle birlikte kolloidal bir yapıda bulunan karoten, havuç kökü içinde de kristalin olarak bulunur. Beta-karoten, poliyen bir zincirle birleştirilmiş iki iyon halkası taşımaktadır. X-karoten, iyon halkalarındaki iki bağ yerine dört ya da beşli bağlar taşır. Beta-karoten, daha farklı olmakla beraber her iki tipte de bitkilerin yapraklarında mevcuttur. H-karoten, bir tane iyon halkasından oluşur ve yüksek bitkilerde az miktarda, bağboğanda ise bol miktarda bulunur.

Tüm karotenler kristalize olurlar ve direk ışıkta mavimsi bir renk verirler. Suda çözülemezler, fakat kloroformda ya da benzende turuncu renk veren bir eriyik meydana getirirler. Likopen, domatese kırmızı rengini verir ve iyon halkası bulunmayan bir izomeridir. Bunlar, düzgün ve kırmızı renkli prizmalar şeklinde kristalleşirler. Karoten, açık havalarda ya da ışıkta kolaylıkla okside olur ve beyazlar.

Tıbbi incelemeler, sentetik beta-karoten (besin takviyesi olarak piyasada satılan beta-karoten) kullanımının prostat ve akciğer kanseri riskini, sigara içen hastalarda ise ölüm oranını arttırdığını ortaya çıkarmıştır. Bu sonuçlar beta-karoten takviyelerinde görülmüş, fakat doğal beta-karoten bulunduran besinlerde görülmemiştir. Cancer Research Campaign (Britanya kanser örgütü), beta-karoten takviye ambalajlarının üstüne, sigara kullananlara bu takviyelerin akciğer kanserinin riskini arttırdığına dair ikazlar konması gerektiğini ileri sürmüştür.


Karoten
NCI (ABD Ulusal Kanser Derneği) tarafından yayımlanan dergide, retinil palmitat olarak A vitamini ve beta-karotenin kanseri önleyici bir etkisi olup olmadığı konusunda yapılan denemenin neticeleri verilmiştir. Buna göre, beta-karoten gıda takviyesi kullananlarda akciğer kanseri riski daha yüksektir. Beta-karotenin ölüm oranını %5 arttırdığı, bilimsel olarak yapılan bütün randomize çalışmaların değerlendirmesinde ortaya çıkmıştır.

Megalomani Nedir, Megalomani Belirtileri Nelerdir?

Megalomani Nedir, Megalomani Belirtileri Nelerdir?

Megalomani Nedir, Megalomani Belirtileri Nelerdir?
Megalomani; kişinin kendisini olduğundan daha büyük görmesi ve buna bağlı olarak ortaya çıkan büyüklenme egosu şeklinde tanımlanan, sosyal psikolojinin alt dallarından biridir. Megaloman olan bir kişi, istediği şeylerin olmaması halinde, içsel beklentileri doğrultusunda ve dürtüler aracılığıyla hayal dünyasında ortaya çıkan gelişmeleri dış dünyaya vurur ve büyüklenme gösterir. Megalomani, tam olarak bir hastalık değildir. Ancak normal bir yaşantı olan toplumlarda, toplumun kurallarına aykırı olan davranışları kabul ederek, bu tür davranışları sergileyenler dışlanmış ve aşırı davranış bozukluğu olan megalomanlar ise psikolojik tedavilere maruz kalmıştır. Davranışsal bozukluk, bireyde farklı şekillerde ortaya çıkmaktadır;

Öncelikle çok konuşma, huzursuzluk ve asabiyet olarak kendini gösterir. Kendini büyük görme ya da büyük olduğuna inanma ve bu yöndeki davranışlar, anormal beyin faaliyetleri şeklinde ortaya çıkar.
Bir sonraki aşamada, şizofrenik davranışlar sergilenir. Hezeyanlar kontrolsüz olmaz, kalite, zenginlik ve olağanüstü bir güce sahip olan bir kişi gibi davranışlar görülür. Bu tip megalomanlar kendilerine inanıyor gibi yaparlar ve daha sonra derin bir hezeyan içine girerler.

Beyninde hasar oluşan megalomanlar, kesinlikle klinik tedaviye ihtiyaç duyarlar. Bu tür hastaları beyninde, frengi sonucu bir hasar oluşabilir. Beyinde oluşan ve tespit edilemeyen frengi enfeksiyonu, bireyde karar verme sorunu ve dikkat dağınıklığı gibi sorunları ortaya çıkarır. Bu durumların sonucu olarak, depresyon ve diğer psikolojik rahatsızlıkların da ortaya çıkması muhtemeldir.

Megalomani
Megaloman kişi fiziki üstünlüğünün dışında, akli yeteneklerine aşırı değer verir, kendini dev aynasında görür, cinsel gücün fazla olduğuna ve statü bakımından çok üstün olduğuna inanır. Ayrıca bu tür davranış bozukluklarının olduğuna inanmaz, kabullenmez ve daha fazla abartır. Sonuç olarak, toplum tarafından dışlanır. Beynin hasar görmesinden kaynaklanan bazı durumlarda, hastalarda bunama ya da felç gibi vakalarda görülebilir. Asalet, ihtiras ve gurur gibi düşüncelerde zaman geçtikçe aşırı artış başlar. Megalomaninin İleri evrelerinde kendini çok meşhur bir artist, devlet başkanı ya da kral gibi görenler de olabilir. Bu aşamalardan sonra, hastaya paranoya teşhisi konur ve tedavi edilmesi önerilir. Megaloman kişi hiçbir zaman psikolojik bir rahatsızlığı olduğunu kabul etmez, aksine insanların kendisini ezmeye çalıştığını zanneder.

Megalomaninin narsizmden farkı ise şudur; narsist bir kişi kendisini aşırı beğenir ve kendisine tapan bir kişidir. Bu durum çevreden bağımsız olarak gelişir ve ilerler. Narsistler daima en yüksek seviyeyi ister. Megaloman birisi kendini zenginlerin arasında zannederken, narsist ayda 1 trilyon kazanan tek kişi olduğunu düşünür.


Megalomaninin Belirtileri Nelerdir?
Gerçeklerle alakası olmayan büyüklük hezeyanı vardır,

Gerçek ve hayal birbirinden ayrılamaz ve bir bütün halindedir,

Yapamayacakları şeylerle ilgili sözler verirler,

Olduğundan daha güzel, yakışıklı veya güçlü zannı vardır,

Megalomanide çok güçlü ve bastırılmış bir aşağılanma kompleksi bulunur,

Genel olarak hor görülmüş ve ezilmiş bireylerde meydana gelir.

Megalomani Nedir
Megalomani Nasıl Tedavi Edilir?
Öncelikle, psikiyatri tarafından megalomani nedenleri araştırılıp saptanır ve soruna neden olan faktörlere göre tedavi süreci başlar. Şizofreni ile başlayan bir sorun mevcut ise doktor kontrolünde psikolojik terapi ve ilaç tedavisi uygulanır. Bazı durumlarda tedavi olmasına rağmen hasta iyileşmeyebilir, fakat terapi yoluyla kendine zarar verme eylemi kısmen önlenebilir. Frengiye bağlı bir sorun varsa penisilin tedavisi uygulanabilir. Frengiden kaynaklanan bir hastalık, ilaç kullanıldığı sürece kendini hissettirmez. Ancak ilaç tedavisinin bırakılması ile hastalık tekrarlanabilir. Megaloman kişilerle iletişim kurarken dikkat edilmesi gerekir. Davranışlarını onaylamak ya da onları övmek, yaptıkları hatanın onaylanması anlamına gelir.

Senkop (Bayılma) Hastalığı Nedir, Nedenleri ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Senkop (Bayılma) Hastalığı Nedir, Nedenleri ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Senkop (Bayılma) Hastalığı Nedir, Nedenleri ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?
Senkop yani bayılma hastalığı, postural tonusun kaybolduğu, dış çevreden herhangi bir farmakolojik ya da elektriksel müdahale olmadan düzelen, ani ve kısa süreli bilinç kaybıdır. Senkop, bazı durumlarda tehlikeli sonuçlara yol açabilen ve oldukça sık gözlenen bir hastalıktır. Yapılan bir araştırmada tüm nüfusun %3’ünde en azından bir kez geliştiği ortaya çıkmıştır. Yaşlılarda ise bu oran %6 kadardır. Bütün acil poliklinik müracaatlarının %3’ünde senkop, temel bulgudur. Senkopla müracaat eden kişilerin yarısına yakınında bulguların tekrarladığı da bilinmektedir. Senkop, farklı klinik durumun seyrinde gözlenebilmekte, fakat etyolojinin saptanması birçok hastada oldukça zor olmaktadır. Bazı hastalarda ise detaylı incelemelere rağmen asıl neden belirlenememektedir.

Senkop esnasında geçici bilinç kaybından sorumlu olan mekanizma, beyindeki retiküler aktive edici sistemin bozulması (kanlanmasının) ve kısa bir süre sonra düzelmesidir. Bundan dolayı senkopta iyileşme, genellikle tam ve hızlıdır. Kliniklerde bazı durumlar, senkop ile karışarak hastanın yanlış değerlendirilmesine neden olabilir. Bunlardan sersemlik hali ve baş dönmesi şeklinde tanımlanan durumlarda bilinç kaybı olası değildir. Presenkop durumu ise hastanın çevresindekilerden haberdar olmasına rağmen, geçici halsizlik sebebiyle tepki gösterememesidir. Presenkop, çoğunlukla senkopa neden olan mekanizmaların, bilincin bütünüyle kapanmasına izin vermeyecek ölçüde hafif veya kısa olması durumunda gelişir. Epileptik nöbetler de bazen senkop benzeri olaylara yol açabilirler. Presipite (durumu çökerten) faktörler, olay esnasındaki bulgu ve semptomlar ile düzelme şekli, her iki durumun da ayırıcı tanısında önemli rol oynar.

Senkop
Mekanizmalara rağmen kan basıncı (sistolik) 60 mmHG’nın (milimetre cıva) altına düştüğünde bilinç kaybı gelişebilir. Beynin oksijenlenmesinde %20’lik bir azalmanın da bilinç kaybına neden olabileceği bilinmektedir. Bundan dolayı, kalp ve damar sistemi ya da nörolojik sistemlerin oksijenlenmesini (veya beynin kanlanmasını) etkileyebilecek pek çok bozukluğunda senkop oluşabilir.

Senkop Nedenleri, Hangi Durumlarda Senkop Gözlenir?
Klinikte en sık görülen senkop nedeni, nöral sebeplerle oluşan ve senkoplar başlığı altında toplanan çeşitli klinik olaylardır. Bu tip hastalarda, bazı özel etkenler, otonom sinir sisteminin değişik komponentlerini kapsayan refleksleri başlatır ve senkopla sonuçlanan olaylara neden olur. Refleksleri başlatan uyarılar çok değişkendir ve vücudun farklı yerlerinden kaynaklanabilir. Mesela, miksiyon senkopunda mekanoreseptörlerin (mesanede bulunur) uyarılması ve yutkunma senkopunda glossofarengeal sinirin bazı liflerinin uyarılması senkopa yol açar. Santral sinir sistemine ulaşan uyarılar, bir organ ya da dokunun merkezi kısmı olan medullada parasempatik aktivitelerden sorumlu vagusun dorsal motor çekirdeğini uyarırken, sempatik aktivitelerden sorumlu olan ventrolateral çekirdekleri baskılar. Sonuç olarak, sempatik aktivitelerin inhibisyonu ve parasempatik aktivitelerin aktivasyonu hasta olan bireyde hipotansiyon yaratarak senkopa sebep olur.

Nörokardiyojenik senkop olarak adlandırılan durumlarda, bazı tetikleyici etkenler otonom sinir sistemi vasıtasıyla beyin sapındaki tractus solitariusun (ponstan omuriliğe kadar uzanan yol) uyarılmasına sebep olur. Bu durum, vagus siniri ile yoğun bir parasempatik uyarılmaya neden olur ve semptomları başlatır. Tetikleyici etkenler; sıcak ortam, uzun süre ayakta durma, banyo, bulantı ya da emosyonel stres gibi semptomlar olabilir. Hasta olan kişinin o esnada sempatik hiperaktivitesinin bulunması, semptomların gelişmesini kolaylaştıran bir durumdur.

Kan basıncının regülasyonunda önemli fonksiyonları olan reseptörler, kan basıncının yükselmesi ile uyarılırlar. Bunun sonucunda da kalp atım hızını ve kan basıncını düşüren bazı refleksler başlar. Bu reseptörler hipersensitiv olurlarsa, boyun bölgesine dışarıdan gelebilecek bir bası (sıkı yakalı gömlekler gibi) ilgili reflekslerin abartılı şekilde oluşmasına ve sonra da senkopa sebep olur. Bu tür hastalarda üç saniyenin üzerinde asistoli gelişimi veya 10 atım süresince nabzın 40/dakika altında olması muhtemeldir. Vazodepresör tipte ise belirgin bir bradikardi olmaksızın sistolik kan basıncında bir azalma söz konusudur.


Bayılma Hastalığı
Bunların dışında kalbe bağlı olarak görülen senkop nedenleri şunlardır;
Aritmiler: Bunlar, kalp ritim bozukluklarıdır. Artimilerde, kalbin yavaş çalışması, düzensizliği, hızlı çalışması (takikardi) veya yavaş çalışması (bradikardi) gibi durumlar olabilir. Senkopun kalbe bağlı olarak ortaya çıkmasının en önemli nedenlerinden biridir. Senkopla beraber en sık görülen aritmiler; kalp blokları ve ventriküler takikardidir. Kalp yetmezliği gibi yapısal kalp hastalıkları nedeniyle de senkop ortaya çıkabilir.

Kalp Bloğu: Atrioventriküler düğüme ait olan bloklarda, sıklıkla senkop görülür. AV bloklarda ve AV düğümde iletim bozukluğu meydana gelir. Sinüs düğümünden ortaya çıkan uyarının aşağıya geçişinde aksamalar olur. Uyarıların hiçbiri aşağıya geçemez ve sonuç olarak farklı derecelerde kalp hızında yavaşlamalar meydana gelir.

Hipotansiyon: Değişik nedenlerle oluşan ve kan basıncının düşük olmasıyla ortaya çıkan bir durumdur. Hiptansiyonun bazı türlerinde (ortostatik hipotansiyon gibi), uzun süre yatar vaziyette kalma ve hızlıca ayaklanma gibi ani değişiklikler ile kan basıncı önemli ölçüde düşer.

Kalp Kapak Rahatsızlıkları: Kalp kapaklarında meydana gelen önemli darlıklar, kalpten beyne giden kan akışını engelleyebilir. Bu durumda en sık ortaya çıkan hastalık aort darlığıdır. Daha nadir olarak pulmoner kapağı darlığı sebebiyle de oluşabilir.

Kalp kaslarının yeteri kadar kanlanmaması nedeniyle senkop görülebilir.

Hipertrofik Kardiyomiyopati: Kas liflerinin (kalp kasındaki lifler) anormal büyümesiyle ilgili bir durumdur. Bu büyüme, birçok vakada, sağ ve sol ventriküleri birbirinden ayıran kas yapısının sertleşmesi ya da kalınlaşması ile sonuçlanır. Ventriküler, kasın sertliği sebebiyle düzgün olarak gevşeyemez.

Pulmoner Embolizm: Kan pıhtısı tarafından akciğer kan damarlarının tıkanması ile oluşur. Tıkanmaya yol açan pıhtı, genel olarak bacak toplardamarından gelmektedir.

İlaçlar: Bir takım kalp ilaçları, kan basıncında aşırı düşmeye yol açar ve senkopa neden olur. Kullanılan ilaçtan dolayı senkop görülürse, ilacı veren doktorla görüşülmelidir.

LQTS (Uzun QT Sendromu): Az görülen bir kalp hastalığıdır ve senkopa neden olabilir. Uzun QT sendromu hastası ani ve belirgin bir heyecan esnasında ya da fiziksel bir strese maruz kaldığında, kalbin kan pompalaması etkilenebilir.

Senkoplu Hastaların Tedavisi Nasıl Yapılır?
Yapısal rahatsızlıklara bağlı olarak ortaya çıkan senkopun tedavisi, bazı nedenlere yönelik olarak yapılmaktadır. Önemli ölçüde kalp rahatsızlıklarının varlığında, ilgili tedaviler bazen hayat kurtarıcı olabilir. Nöral senkoplarda tedavinin ilk aşaması, hastaların bilgilendirilmesidir. Bütün hastalara senkopa neden olan durumlar, prodromal semptomlar ve tetikleyici etkenler hakkında bilgi verilmelidir. Bilhassa sıcak havalarda yeteri kadar tuz ve su almaları söylenmelidir. Çok semptomatik olmayan ve seyrek atakları bulunan hastalarda, bu gibi önlemler yeterli olmaktadır.

Vazovagal senkoplu kişilerde, beta-bloker adı verilen ilaç sıklıkla kullanılır. Pindololün ve metoprolol de etkili olan diğer ilaçlardır ilaçtır. Bunun dışında antikolinerjik özellikleri bulunan dizopiramid ilacı da kullanılabilir. Ayrıca fludrokortizon, teofilin türevleri, selektif seroton ve skopolaminin geri alımında faydalı etkileri olduğuna yönelik yayınlar vardır. Bradikardinin sık olduğu semptomatik kişiler, bazı özel kalp pillerinden yararlanmaktadır.

Zührevi Hastalık Nedir, Zührevi Hastalıklar Hangileridir, Belirtileri Nelerdir?

Zührevi Hastalık Nedir, Zührevi Hastalıklar Hangileridir, Belirtileri Nelerdir?

Zührevi Hastalık Nedir, Zührevi Hastalıklar Hangileridir, Belirtileri Nelerdir?
Zührevi hastalıklar, enfeksiyona neden olan mikropların vücuda girmesiyle nükseden ve cinsel temas ile bulaşan hastalıkların genel adıdır. Hepatit B, frengi, bel soğukluğu, yumuşak şankr, genital siğil ve AIDS gibi hastalıklar, zührevi hastalıklar sınıfına girer. Bu tür hastalıklar cinsel yollarla, uyuşturucu bağımlısı olan bireylerin aynı iğneyi kullanmalarıyla ya da kan alıp verme işlemiyle bulaşmaktadır. Cinsel ilişkiye erken yaşta başlamak ve çok eşli cinsel yaşam gibi durumlar, bu tip hastalıkların ortaya çıkma riskini arttırır. Bunların dışında damar içerisine ilaç ya da serum verilirken hijyenik olmayan iğnelerin kullanılması, temizlik bakımından eksikliği olan dövme salonları, manikür-pedikür gibi işlemlerin yapıldığı salonlarda yeterince temiz olmayan aletlerin kullanılması, zührevi hastalıkların bulaşma riskini arttırmaktadır.

Zührevi Hastalıkların Belirtileri Nelerdir?
Bu tür hastalıkların belirtileri içinde genel olarak erkeklerde sıklıkla idrara çıkma, idrar yaparken ağrı ve yanma olması, kasıklarda elle hissedilen sertlikler, penisten idrar sonrası gelen akıntı ve penis yüzeyinde ortaya çıkan ağrılı ülserler sayılabilir. Kadınlarda yine aynı şekilde idrara çıkarken yanma ve ağrı, normale göre daha sık idrara çıkma, kötü kokulu ve koyu renkli akıntıların gelmesi gibi belirtiler vardır. Hem kadın hem erkeklerde görülen belirtiler; üreme organlarında uçuğa benzeyen döküntülerin ve siğillerin oluşması, üreme organlarında şiddetli ağrılar ve makat bölgesinde ortaya çıkan apselerdir.

Zührevi Hastalıklar Nelerdir, Zührevi Hastalıklar Nasıl Bulaşır?
AIDS: Mikrobu, HIV adı verilen bir virüstür ve bulaşıcı bir hastalıktır. HIV, bulaştığı vücudun mikroplarla mücadele yeteneğini gerçekleştiren bağışıklık sistemini etkiler ve yok eder. Direncini kaybeden vücut, HIV etkisi dışında, bakteri ve mantar gibi değişik mikroplara da maruz kalır. Ayrıca solunum, deri, merkez sinir sistemi ve sindirim gibi doku ve organlara yerleşerek, daha farklı hastalıkları ortaya çıkarır.

Zührevi Hastalıklar
HIV, cinsel ilişki, anneden bebeğe ve kan olmak üzere üç yolla bulaşmaktadır. AIDS hastasının HIV’li kanıyla bulaşma şu şekillerde olur;


Kontrolsüz kan nakli,

Dezenfekte edilmeyen iğne, şırınga, diş hekimliği araçları, cerrahi aletler, jilet, dövme aletleri, makas ve akupunktur iğneleri gibi aletler,

HIV’li kadın ve erkeğin cinsel organında oluşan kanamaların vajinaya, penise ya da ağza temas edilmesi,

Damar yoluyla uyuşturucu kullananların paylaştıkları enjektör, iğne ve uyuşturucu maddeyi eriten kaşıklar,

HIV’li doku, sperm ve organların nakli.

HIV, kanda bulunabileceği gibi kadının vajina salgısında ve erkeğin sperm sıvısında da bulunabilir. Cinsel ilişki esnasında; penis, vajina ve anüs mukozasından ya da ağızdaki zedelenmiş çatlak veya dokulardan vücuda girer ve erkekten kadına, kadından erkeğe bulaşabilir. HIV virüsü, taşıyıcı veya hasta anneden bebeğe hamilelik, doğum ya da emzirme esnasında bulaşabilir. Virüs bulunan bir anne adayının, bebeğine HIV bulaştırma oranı %30 civarındadır. Sütle iyileşme oranı fazla değildir ve infekte olan annelere emzirme tavsiye edilmemektedir.

Bel Soğukluğu: Bel soğukluğuna neden olan bakteriler, vücutta şu hastalıkların görülmesine ve enfekte olmasına yol açar;

Cinsel organlarda enfeksiyonların oluşması,

Eklemlerde artrit,

Göz hastalıkları,

Prostat,

Rahim kanseri,

Rektum, anüs,

Ağız ve boğazda farenjit,

Bel soğukluğu; vajinadan, oral yolla ve rektumdan (anal) yapılan cinsel ilişkilerle bulaşabilir. Dil veya penis vajinaya, anüse ya da ağza temas ettiğinde bel soğukluğu bulaşır. Ayrıca hasta anneden bebeğine de bel soğukluğu geçebilir. Bu durum, bebeğin kanında veya gözlerinde enfeksiyon oluşmasıyla sonuçlanır.

Frengi: Treponema pallidum adı verilen bir bakterinin neden olduğu, tedavi edilebilir bir hastalık türüdür. Frenginin üç safhası mevcuttur ve her birinin belirgin şekilde belirtileri bulunur. Şankr, hastalığın ilk safhasıdır ve açık bir yara halindedir. İkinci safhada ise saç dökülmesi, ciltte oluşan kızarıklıklar, ateşlenmeler, nezle ve gribe benzeyen belirtiler, boğazın acıması gibi semptomlar ortaya çıkar. Buna rağmen, birçok hastada bu belirtiler kendini göstermeyebilir.

Akıntı (Bel Soğukluğu Olmayan): Mikropların çoğu kez değişik türde olduğu ve bel soğukluğu mikrobunun bulunmadığı bir hastalık türüdür. Cinsel yolla bulaşır ve genellikle genç erkeklerde ortaya çıkar. Bazı durumlarda bel soğukluğundan daha ciddi olabilir. Akıntının belirtileri 7 ile 24 gün arasında ortaya çıkabilir. Gözle görülür bir akıntı yerine, İdrar yolları kaşıntısı veya idrarda yanma gibi vakalar şeklinde olabilir.

Hepatit-B, Hepatit-C: Hepatit-C, Hepatit-B hastalığından daha seyrek olarak ortaya çıkan, fakat daha ciddi problemlere yol açabilen viral bir enfeksiyondur. Bu virüs (HCV), vücuda bulaştıktan sonra farklı durumlar ortaya çıkabilir. Vücut, anti-HCV antikorları oluşturabilir ve enfeksiyon yaratmadan virüsü yok edebilir. Böylece ömür boyu bağışıklık kazanılır. Antikorlar, vücutta yeteri kadar cevap veremez ve virüs kalıcı olarak vücuda yerleşir. Bu durumda kişi hasta olmasa bile o hastalığı taşır. Vücuda yerleşen virüs, ilerleyen evrelerde sarılık oluşturabilir. Bunun sonucunda da karaciğer kanseri ve siroz gibi hastalıklar ortaya çıkabilir ve ölümle son bulabilir. AIDS, Hepatit-B ve Hepatit-C’nin bulaşma şekilleri aynıdır. Üç hastalığın da tedavisi yoktur.

Zührevi Hastalıklar Nedir
Trikomoniasis: Bu hastalık, trikomona adı verilen bir mikrop yoluyla ortaya çıkar. Genellikle kadın vajinasında bulunur. Cinsel ilişki yoluyla eşlerin birbirlerine bulaştırması, sıklıkla görülen bir vakadır. Akıntıda mikrobun tespit edilmesiyle trikomoniasis teşhisi konur. Bu hastalık bazen erkeklerde belirti vermeyebilir. Testis veya prostata yayılırsa kısırlık ortaya çıkabilir.

Genital Uçuk: Erkek ve kadınlarda sıklıkla görülen bir durumdur. Bu cilt hastalığı, herpes simplex adı verilen bir virüsün bulaşmasıyla ortaya çıkar. Genellikle ağız ve dudak çevresinde oluşur. Cinsel ilişki yoluyla bulaşabilir ve %5 ihtimalle genital organlarda görülebilir. Kadınların dış genital organlarında içi sıvı dolu kesecikler halinde meydana gelir. Kasıklarda beze oluşturabilen bu hastalığın tedavisinde, virüslere karşı etkili olan merhemler kullanılır.

Yumuşak Şankr: Mikropların neden olduğu bir tür cilt hastalığıdır. 1 ile 7 gün arasında belirti vermeye başlar. İlk başlarda kızartı halinde görülen bu mikrop, penis başında gözükmektedir. Genellikle 24 saat içerisinde kabarır ve daha sonra akıntıya neden olur. Yaraların birleşmesiyle daha geniş olarak ortaya çıkar ve kasıklarda beze oluşturur. Antibiyotik kullanımı ve hijyen ile tedavi edilebilir.

HPV (İnsan Papiloma Virüsü): Cinsel organlarda ve çevresinde siğile benzeyen lekelere neden olan HPV virüsü, kadınlarda rahim girişi kanserine neden olabilmektedir. Bu virüsün hangi türde olduğunu saptamak için HPV testleri yapılıyor.

Klamidial Enfeksiyonar: Klamidia bakterisi, hem erkeklerde hem de kadınlarda üreme sistemi ve idrar yolu enfeksiyonuna yol açar. Cinsel ilişki yoluyla bulaşabilir ve belirtileri, daha hafif olmakla birlikte, bel soğukluğuna benzer.