Slow Food nedir?

Düzenle
Slow Food nedir?
Hızlı hayatlar yaşıyoruz!.. Hızlı tüketiyoruz, hızlı yiyoruz!.. Bunu sorgulamaya ne dersiniz?.. Tercihimizi gücünü hızdan alan Fast Food yerine, Slow Food’dan yana kullanalım mı? Carlo Petrini tarafından 1989 yılında İtalya’da kar amacı gütmeyen bir hareket olarak başlayan ‘Slow Food’; ‘Fast Food’, hızlı yaşam ve yerel yemek geleneklerinin kaybolmasına karşı bir tepki ve bilinçlendirme hareketidir.

Bugün tüm dünyada 850 yerel convivium (yerel coğrafi şartlarda farklı bir birlikte yaşamı seçen ttopluluk) ile yaklaşık 80,000 üyesi bulunuyor. Hiç kendinize şu soruları sordunuz mu?
- Yemeğim nereden geliyor; ürünler hangi tohumlarla yetişiyor?
- Yemeğimin tadını oluşturan etmenler nedir?
- Yemek seçimlerim kültürümüzü nasıl etkiler?

Slow Food, aslında bir insan hakları hareketidir. Petrini, sadece doymak değil, lezzet almanın da bir insan hakkı olduğunu belirtiyor. Son yayınlanan “İyi, Temiz ve Adil” adlı kitabında yiyeceklerin bu üç karaktere birden sahip olmasının kültürel ve etik unsurları tartışılıyor.

Slow Food’un amacı nedir?
Uluslararası “Yavaş Yemek” hareketi, 9 Kasım 1989’da kurucu üye Falco Portinari’nin kaleme aldığı bildirinin 15 üye ülke tarafından onaylanmasıyla resmen kabul edilmiştir. Slow Food hareketi kendine sembol olarak ‘Salyangoz’u seçer. Hayat içinde sürekli yiyerek ağır ağır ilerleyen salyangoz bir anlamda insanoğlunun yolculuğunu da temsil eder. Yavaş, temkinli ancak kararlı ilerleyen ‘Salyangoz’ cüssesinden beklenmeyecek mesafeler aşar, aynı zamanda geçtiği yerlerde iz bırakır.

‘Slow Food’un sadece Fast Food yemeği protesto eden bir hareket olduğu zannedilir; fakat bu hareket, uluslararası endüstriyel Fast Food zincirlerine karşı çıkmak olarak özetlenemez. Slow Food, sanıldığı gibi; ağır ağır pişirilmiş bir yemeği, tadına vara vara, yavaş yavaş yemekten ibaret bir keyif anlayışı da değildir. Slow Food’un amaçları arasında giderek hızlanan hayatı normal ritmine döndürerek yavaşlatmak bulunur. Toprağın sunduğu lezzetlerin zevkine varmak, eşsiz lezzetlerin doya doya tadını çıkarmak doğal olarak bu hareketin tam da odağındadır.

İnsanoğlunun tarih boyunca oluşturduğu lezzet dünyasını hiçe sayarak tat zevkini aynılaştıran, yerel lezzetlerin giderek yok olmasına yol açan çokuluslu şirketlerin ‘Hızlı Yemek’ zincirlerleriyle mücadele etmek elbette hareketin başlıca hedefleri arasındadır. Bu yolda çocukları tat ve gıda konusunda bilinçlendirmek ve onları ‘Fast Food’ bağımlısı nesiller olmaktan alıkoymak çok önemli bir çıkış noktasıdır.

Slow Food uluslararası bir Sivil Toplum Hareketi olarak bunların çok ötesinde bir misyon üstlenmiştir. Slow Food her şeyden önce ciddi anlamda bir insan hakları hareketi niteliği taşır. Kurucu ve lider Carlo Petrini sadece doymanın değil lezzet almanın da bir insan hakkı olduğunu savunur; üretici haklarının korunmasının ve yaşam koşullarının iyileştirilmesinin gastronominin bir parçası olduğunu vurgular.

Bir tabak yiyecek sanıldığından çok daha fazla bilimsel ve sosyal alan ile bağlantılıdır. Ziraat başta olmak üzere fizik, kimya, biyoloji, botanik, zooloji, genetik, tıp, ekoloji ve çevre bilimleri yiyeceğimiz her lokma ile ilgilidir. Politika, ekonomi kadar tarih, sosyoloji, antropoloji de tabağımıza koyduklarımızı yönlendirir.

Carlo Petrini son kitabında bu noktalara dikkat çekerken gastronomi (iyi yemek yeme bilimi) kelimesine çok daha geniş bir anlam ve sorumluluk yüklüyor. Yiyeceklerin iyi, lezzetli ve kaliteli olması kadar temiz ve adil olması gerektiğine işaret ediyor. “Buono, Pulito e Giusto” yani “İyi, Temiz ve Adil” adlı kitapta örneklerle bu kavramların önemi vurgulanıyor.

Temiz ve adil kavramları gastronomi dünyasında yeni yeni yer ediniyor. Petrini tabağımızda yer verdiğimiz her yiyeceğin sadece iyi yani lezzetli ve kaliteli olmasına önem vermenin sorumsuzluğuna işaret ediyor. Bu üçayak üzerine oturmayan yiyecek üretimlerinin etik sayılamayacağını vurguluyor.


Örneğin Kaliforniya’da yetiştirilen mükemmel organik tarım ürünlerinin yarı-köle Meksikalı işçilerin koşulları düzelmedikçe etik sayılamayacağını, ormanları yok ederek açılan Barolo bağlarının şaraplarının kabul edilemez olduğunu, çevresel değerleri ve bio-çeşitliliği gözetmeyen hiçbir üretimin desteklenmemesi gerektiğini söylüyor.

Carlo Petrini lezzetin bir bilgi işi olduğunu söylüyor. Temizlik sadece hijyenik bir kavram olarak algılanmıyor, kimyasalların, GDO’ların olmadığı yiyecekler kastediliyor ki; arkasında kanunsuzluk ve haksız kazanç yatan gıda firmalarına da gönderme yapıyor. Bu noktada adil olma kavramı kendiliğinden devreye giriyor. İşçi-köylü ve küçük üretici haklarına da vurgu yapan hareket üreticiyi kollamanın önemini vurguluyor. Tohumun çiftçiye ait olması gerektiğini savunuyor. Dünyayı bekleyen önemli sorunların başında çiftçinin tohum hakkının tehdit altında olması ve tohum ticaretinin küresel şirketlerin tekeline geçmesi olarak görüyor. Bu noktada geleneksel tarım mirasına ve yerel üretimlere sahip çıkmamız gerektiğini söylüyor.

Petrini, üreticiyi dışlayan hiçbir gastronomik faaliyet olamayacağını söylerken, üretici-tüketici ilişkisine farklı bir bakış açısı getiriyor. Tüketici yerine yardımcı-üretici tanımını yeğliyor. Çevreye saygılı olan ve bio-çeşitliliği gözeten yardımcı-üreticiler zevk düşkünü ‘gurme’ler olmaktan ziyade, insan ve çevre haklarını gözeten ‘eko-gastronom’lar oluyor.

Carlo Petrini gelecek nesillerin yemek alışkanlıklarının dünyanın geleceğini belirleyeceğine inanıyor ve bu nedenle çocukların eğitimine çok önem veriyor. Okul bahçelerinde ufak da olsa bir bostan oluşturulmasını ve çocukların sebze meyve yetiştirmesini, toprağı yaşayarak öğrenmesini savunan Slow Food hareketi okullarda tat eğitimi de veriyor. Farklı kokuları ve tatları tanımayı öğrenmek de okullarda verilen lezzet eğitiminin bir parçası.

Petrini, toprağa yabancılaşmış toplumlarda şehir çocuklarının yiyecek kokularını tanımlamakta zorlandığını söylüyor. Bu eğitimlerde doğdukları andan itibaren reklam bombardımanına uğrayan ve tüketim canavarları haline getirilen çocukları gelenekler ile tekrar buluşturmak, üretici toplulukların sorunlarını paylaşan sorumlu bireyler haline getirmek amaçlanıyor.

Petrini’ye göre, insanoğlunun açgözlülüğü nedeniyle dünya ölüyor. 800.000 kişi açlıktan ölme tehdidi altındayken, bu rakamın iki mislinden fazlası insan şişmanlık ve yanlış beslenmenin getirdiği hastalıklar yüzünden tedavi görüyor. Açlık ve yoksulluk en önemli sorun olmaya devam ederken ziyan edilen yiyecek miktarı inanılmaz boyutlara ulaşıyor. Bütün bunlar gelecek nesillerin eğitimine verilmesi gereken önemi büyük çarpıcılıkla ortaya koyuyor. Tüketim alışkanlıklarının tekrar gözden geçirilmesi gerekiyor.

Türkiye’nin AB’ye ( Avrupa Birliği) giriş sürecinde pek çok geleneksel tarım değerini ve gastronomik kültürel mirasını yitirebileceğine dikkat çeken Petrini her şeye rağmen geleceğe dair umut besliyor. Bilginin esas olduğunu ve öncelikle değerlerimizi tanımamız ve tespit etmemiz gerektiğini söyleyen Petrini, bilinçli bir mücadele için herkesi yüreği iyi, temiz ve adil insanlar olmaya çağırıyor.

Bu hareketin bir parçası olmak, geleceğimizi kurtarır mı sizce?..

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.